A) Giriş
Bir ülkede cumhuriyet rejimi uygulanıyorsa, oluşturulması gereken demokratik ortamda insanların düşüncelerini baskı altında kalmadan ortaya koyabilmesi ve bunun siyasette ki şekli olan çok partili bir yapının oluşması muhtemeldir. Bu da ülke idaresini üstlenmiş olan mecliste iktidara karşı bir muhalefet partisinin ortaya çıkmasını mümkün kılar. İşte bu doğrultuda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ da , Türkiye Cumhuriyet’ i tarihinde ilk teşkilatlı muhalefet partisi olarak ortaya çıkmıştır. Fakat kuruluşundan itibaren iktidar partisinin baskısı altında kalan T.C.F, Şeyh Sait isyanı bahanesi veya sonucunda yedi ay sonra arkasında bir çok soru işareti bırakarak kapatılmıştır.
Ne var ki T.C.F gerek kuruluş aşamasıyla gerekse de kapatılışıyla Türkiye Cumhuriyet’ inin kuruluşu ve rejimi ile ilgili bir çok sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yüzden T.C.F ile ilgili olan bazı sorulara cevaplar bulabilirsek Türkiye’ nin bu gün ki rejimsel sorunlarının kaynaklarını daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum.
B) T.C.F’ nin Kurulması Aşamasında ki Siyasi Ortam
Türkiye Cumhuriyet’ i tarihinin ilk teşkilatlı muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ nın kuruluşunu anlayabilmek için II. Meclis dönemini iyi incelemek gerekir. I. Meclis döneminde istediği siyasi yapıyı bulamayan Mustafa Kemal’ in, meclis içerisinde ki muhalefet cephesini tasfiye etmek için 1923 Haziran – Temmuz aylarında yeni bir seçime gidilmesini sağlaması II. Meclis’ in muhtemel yapısını ortaya koyar. Zaten bilindiği üzere Mustafa Kemal seçim aday listelerini denetimi altına almış ve seçime katılacak adayları kendisi belirlemişti. Ayrıca muhalefet yapmak Nisan ayında Hıyanet- i Vataniye kanunundaki değişiklikle imkansız hale getirilmişti. Böylece yapılan seçim sonucunda, I. Meclis Mustafa Kemal yanlısı I. Grubun % 97’ sinin, diğer tarafta I. Meclis muhalefet gurubunun ancak % 3’ ünün II. Mecliste yer bulabilmesi bunun açık sonucudur.
Mustafa Kemal böylece gelecek dönemde yapmayı düşündüğü devrimlerin mecliste büyük bir muhalefete uğramadan onaylanmasını sağlamak amacındaydı. Çünkü saltanatın kaldırılmasından sonra Cumhuriyet’ in ilanı, halifeliğin kaldırılması gibi, batı devlet anlayışını ülkeye getirebilecek yeniliklerin yapılması şarttı. İşte bu nedenlerle Mustafa Kemal I. Meclis’ teki muhalefet grubunu seçimlerle büyük ölçüde saf dışı bırakmıştır. Fakat I. Meclis’ te yaşanan bu tasfiye, II. Meclis’ te Mustafa Kemal ve bazı İstiklal savaşı liderleri arasında ki bölünmeyi engellememiştir.
II. Meclis döneminin başladığı 1923 Ağustos ayı başına bakarsak, mecliste ARMHC (Anadolu ve Rumeli Müdafaa- i Hukuk Cemiyeti) gurubunun büyük üstünlüğü göze çarpmaktadır. Bu grup 9 Ağustos’ da Halk Fırkası’ na dönüşecek ve 11 Eylül’ de resmen tecil edilecekti. Ama fırka içerisinde Mustafa Kemal’ in gittikçe büyüyen gücü ve onunla yol ayrımına girmeye başlayan, İstiklal savaşında onunla beraber yer almış, bazı sivil ve askeri liderlerin bir muhalefet cephesi oluşturmaya başladıkları da gözden kaçmamaktadır. Bahsettiğimiz bu liderler: Rauf Orbay (eski başbakan) , orduda görevli Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Cafer Tayyar Paşalar ile Adnan Adıvar, Bekir Sami gibi sivil liderlerden oluşuyordu.
Halk Fırkası’nda ki ayrılıkların açığa çıkmasında ilk sırayı, Cumhuriyet’ in ilanından sonra, Cumhuriyet’ in ilan ediliş şekline, Vatan, Tevhid- i Efkar , Tanin ve İkdam gibi gazetelere verdiği demeçlerinde itiraz eden ve eleştiren Rauf Orbay’ ın açıklamalarına verebiliriz. Rauf Orbay’ ın itirazları Cumhuriyet’ in ilan edilişinin alel acele, gerekli anayasal taban oluşmadan ve güçlü bir hükümet kurulmadan yapılmasına yöneliktir. Fakat bu açıklamalar muhalif düşünceleri harekete geçirmiş ve Halk Fırkası içerisinde huzursuzluğa neden olmuştur. Bu yüzden 22 Kasım 1923 gününe gelindiğinde Halk Fırkası içerisinde yapılan grup toplantısında Rauf Orbay’ dan gazetelere vermiş olduğu bu demeçlere açıklık getirilmesi istenmiştir. Rauf Orbay Cumhuriyetin ilanı doğrultusunda sorulan sorulara: Kendisinin Milli hakimiyet düşüncesini benimsemiş biri olduğunu ve bunun adının da Cumhuriyet olduğundan kimsenin şüphesinin olmaması gerektiğini söylemiş ve “Dünya’ da nice Cumhuriyetler vardır ki yalnız isimleri Cumhuriyettir” diyerek , esas eleştirisini ortaya koymuştur.
Bir süre önce Refet Paşa ve Adnan Adıvar ile halifeye yaptıkları ziyaret hakkında sorulan sorulara, bu görüşmenin siyasi bir amacı olmadığını ama halifeye hürmetten zevk aldığını söyleyerek cevaplandırmış. Muhalif bir parti kurma konusunda ki soruya ise, böyle bir hareket taraftarı olmadığına yönelik cevap vermiştir.
II. Meclis döneminde Mustafa Kemal ile İstiklal savaşı liderleri arasında ki bölünmeyi ortaya koyan bir diğer önemli gelişmede. Mustafa Kemal’ in Nutuk’ ta, “Paşalar Komplosu” olarak değerlendirdiği olaydır. Ordunun siyasete fazla karıştığının ön görülmesi nedeniyle, önce 19 Aralık 1923’ de Erkan- - Harbiye- i Umumiye’ nin kabineden alınan bir kararla 3 Mart 1924’ de Askeri görevlilerin aynı zamanda mebusluklarına devam edemeyeceklerine yönelik bir yasa çıkarılmıştı. Fakat beklenilenin aksine 1924 yılı Ekim ayı sonlarında Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar ordu müfettişliklerinden istifa etmişlerdi. Mustafa Kemal Nutuk’ ta bu olayı, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşanın kurdukları bir düzenle, orduyu da arkalarına alarak siyasete atılmaları ve halkı iktidara karşı kışkırtmaya çalışmaları olarak yorumlamıştır. Ayrıca Musul sorunu nedeniyle İngiltere ile ortamın kızıştığı bir zamanda paşaların bu yaptığının, orduyu zor bir zamanda başsız bırakmak olduğunu söylemiştir.
Bu olaylar ışığında anlaşılmaktadır ki artık Halk Fırkası içerisinde ki bölünmeler git gide belirginleşmeye başlamış, 4 Mart 1924’ de halifeliğin kaldırılması ve 20 Nisanda kabul edilecek 1924 Anayasası oluşturulurken bilhassa cumhurbaşkanının yetkileri hakkında mecliste yaşanan tartışmalardan sonra fikir ayrılıkları iyice belirginleşmişti. 1924 sonbaharına gelindiğinde ise bir muhalefet partisin kurulacağı şeklindeki söylentiler çok daha ciddi bir hal almıştı. Yine bu dönemde kimi gazeteler bir muhalefet partisinin kurulacağına dahil haberler veriyorlardı.Buna Son Telgraf gazetesi örnek olarak gösterilebilir.
20 Ekim 1924 tarihine gelindiğinde ise Halk Fırkasında uzun zamandır beklenen bölünmeyi sağlayacak olay gelişti. Bu tarihte İskan vekili Refet Bey’ e verilen soru önergesi, konu üzerindeki tartışma ve antlaşmazlıklar nedeniyle 8 Kasım günü İsmet İnönü hükümetine karşı bir güvenoylamasına dönüştü.
Yapılan oylama sonucunda hükümet 19 ‘ a karşı 148 oyla meclisten güvenoyu aldı. Hükümetin güvenoyu almasının ertesi gününde ise Rauf Orbay ve on arkadaşı partilerinden istifa ettiler.
C) T.C.F’ nin Kurulması ve Siyasi Yapısı
9 Kasım 1924’ de Halk Fırkasından 11 milletvekilinin istifa etmesiyle beraber, yeni bir partinin kurulması kesin gibi görünüyordu. Hatta Halk Fırkası’ da artık bu oluşumdan emin olacak ki 11 Kasım 1924 ‘ de parti nizamnamesinde bazı önemli değişiklikler yapma yoluna gitti. Öncelikle 11 millet vekilinin istifası kabul edildi ve alınan bir kararla partinin ismine Cumhuriyet sözcüğü eklendi. Parti ismindeki bu değişikliğin kurulacak olan yeni partiye karşı stratejik bir amaç gütmesi muhtemeldir.
İstifaları kabul edilen milletvekilleri yaptıkları açıklamalarda, Halk fırkasının tamamen hükümetçi olduğunu, bu şartlar altında hükümeti tenkit etmenin pek mümkün olmadığını, tek taraflı ve tekelci bir yönetim tarzına karşı oldukları için istifa ettiklerini söylüyorlardı. Cumhuriyet Halk Fırkası’ na mensup milletvekilleri ise kendilerini Cumhuriyet’ in koruyucuları olarak gören bir tavır almışlardı. C.H.F istifa eden milletvekillerini Cumhuriyet’ in güvenliğini tehlikeye sokan şüpheli kişiler olarak görüyordu. Bu durumda gösteriyor ki daha şimdiden kurulması muhtemel olan muhalefet partisine bakış açıları belliydi.
16 Kasım 1924 tarihine gelindiğinde ise gazetelerde kurulacak yeni partinin beyanname hazırlıklarından ve C.H.F’ dan yapılan yeni istifalardan bahsediliyordu. Zaten bu haberlerin ardından da 17 Kasım 1924’ de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulur. Fırkanın resmen kuruluş haberi 18 kasım günü çıkan gazetelerde yayınlanır. Fırka reisi Kazım Karabekir olup, kendisi Kasım ayı sonunda T.C.F saflarına geçecekti. Umumi katip ise Ali Fuat Paşa idi.
T.C.F’ nin mebus sayısıyla ilgili ise kaynaklarda farklı rakamlar verilmekle beraber. Kasım ayı ortasıyla Aralık başına C.H.F’ den istifa etmiş olan 40 – 45 milletvekilinin o zamanın gazete rakamlarına göre 32’ sinin , Tarık Zafer Tunaya’ nın verdiği T.C.F listesine göre 28’ inin bu fırka saflarına geçtiği görülmektedir . Buradan iki anlam çıkartılabilir. Birincisi T.C.F’ nin mecliste oldukça azınlıkta kaldığı. İkincisi ise C.H.F’ den istifa eden mebusların 10 – 12’ sinin bağımsız olarak görevine devem ettiğidir. Yalnız burada gözden kaçmaması gereken önemli bir noktada Mustafa Kemal’ in C.H.F’ den Kasım ayı içerisinde yapılan istifalara karşı önlem alması olmuştur. Mustafa Kemal Kasım ayının ikinci haftasında doğulu milletvekilleri olan, Diyarbakır’ dan Fevzi ve Zülfü beyler ile Çankaya’ da görüşmeler yapmış ve uzlaşma sağlayarak istifa etmelerini engellemiştir. Böylece mecliste oluşabilecek muhtemel bir T.C.F üstünlüğü engellenmeye çalışılmıştır.
T.C.F’ nin kuruluşundan bir gün sonra gazetelerde beyannamesi yayınlandı. Fırka yayınlanan beyannamesinde: Millete hakimiyet haklarını vereceklerini, kanunlar çerçevesinde hareket edeceklerini,umumi hürriyet taraftarı olduklarını, ilim, fen, sanat konularında memleketi ileriye götüreceklerini, hürriyetperver ve cumhuriyetçi olup, irticacıların karşısında olacaklarını ama zorba tutumlarda bulunmayacaklarını belirtiyordu.
Fırkanın programı ise kısaca şu esaslara dayanıyordu: Partinin sistemi liberalizm ve halkın hakimiyetidir, genel olarak hürriyetlere taraftardır. Din düşüncesi ve inançlara saygılıdır. İdari yönden yerinden yönetimin gerçekleşmesine çalışacaklardır. Ayrıca cumhurbaşkanının seçimden sonra milletvekilliği ile ilişkisi kesilmelidir (12. madde) . Fırkanın nizamnamesi ise küçük farklılıklar dışında C.H.F’ nin nizamnamesine benzer. Fırkaya üyelik şartı ise, on sekiz yaşını doldurup, T.C vatandaşı olmak. medeni hukuka sahip olmak, parti nizamnamesi ve programına uymaktı.
Fırkanın basın ile olan ilişkilerine baktığımızda ise, kuruluş aşmasından kapatılışına kadar Vatan, Tevhid- i Efkar, Son Telgraf ve İstiklal gibi İstanbul’ un tirajlı gazetelerinin desteğini görmüştür.
T.C.F’ nin siyasi yapısı ideolojik olarak genel anlamda C.H.F ile çok farklı bir yapı göstermemekle beraber, Cumhuriyet idaresini kullanmakta farklı yaklaşımlar izler. T.C.F iktidarı denetlemeyi ve toplumsal yapıyı koruma isteğindeydi. Toplumsal değişimin kademeli evrimsel bir yapıyla olmasını, inkılapçı ve Kemalist bir tarzda olmamasını öngörüyordu. C.H.F ise batı toplumunun seviyesine ulaşmak için, ülkede kökten süresi belirsiz süratli inkılapların olması gerektiğini savunuyordu ve meclis yetkilerini bu doğrultuda bir elde toplayıp, muhalefete yer vermeden devlet yönetimini ön görüyordu. Ayrıca C.H.F’ li mebuslar, iktidara rakip olabilecek, inkılaplara karşı gelebilecek her kesimden insanın T.C.F kadrolarında kendilerine yer bulabileceklerini düşündüklerinden, bu fırkayı, rejim için hep tehdit olarak görürlerdi.
Mustafa Kemal’ in ise muhalefet partisi hakkında ki görüşleri tartışmalıdır. 21 Kasım’ da The Times muhabiri Maxwell Macartney ile yaptığı röportajın, Türk Hükümetinin yayın organı olan Hakimiyet- i Milliye’ de 11 Aralıkta yayınlana şeklinde, Mustafa Kemal’ in muhalefete karşı ılımlı bir tavır izlediği ve durumu Cumhuriyet rejiminin doğal bir ürünü olarak düşündüğü görülür. Fakat Erik Jan Zürcher’ in saptamasına göre, röportajın sansüre uğramadan yapılmış, İngiliz Büyükelçiliği tarafından Londra’ ya ulaştırılan şeklinde ise Mustafa Kemal’ in muhalefete karşı sert bir tavır içinde olduğu görülmektedir.
Anlaşılıyor ki T.C.F’ nin kurulması iktidar tarafından pekte hoş karşılanmamıştı. Bu da mecliste gergin bir ortamın oluşmasına neden oluyordu. T.C.F bu ortam içerisinde teşkilatlanmaya ve mecliste hükümet icraatlarını tenkit eden bir tavır içerisinde varlığını sürdürmeye çalışıyordu. Ayrıca fırka 1924 yılı sonlarında mecliste boşalmış olan mebusluklar için yapılacak olan ara seçimlerde kendini göstermek için iyi bir şans buluyor. Fakat fırka henüz teşkilatlanmasını tamamlayamadığından hiçbir namzedini meclise sokamıyordu.
1924 Şubat ayı ortalarına gelindiğinde ise, doğuda Şeyh Sait ayaklanması patlak verecek ve T.C.F’ nin kısa siyasi varlığının sonunu getirecek olan Takrir- i Sükun dönemi başlayacaktı.
D) Şeyh Sait İsyanı ve Hükümetin Aldığı Önlemler
Bu isyanı anlatırken her ne kadar olayı T.C.F’ nin siyasi döneminde ki yeri bakımından ele alacak olsak da, Şeyh Sait’ den ve isyanın unsurlarından kısaca bahsetmek gerekir.
Şeyh Sait, isyanın gelişeceği dönemde doğuda etkin bir role sahip olan Nakşibendi tarikatının önemli şeyhlerinden biriydi. Elazığ’ nın Palu ilçesinden olup. Büyük çaplarda koyun ticareti ile uğraştığı bilinir. İsyanın çıktığı 1925 yılında altmış yaşlarında olan Şeyh Sait’ in kökeni hakkında ise iki farklı bilgi göze çarpıyor. Hakkında ki genel intiba Doğu Anadolu’da Türk aşiret gruplarından Zazalar’ a mensup olduğudur.Diğer bir görüşe göre ise soyu Hz. Hüseyin’ e kadar varan bir Arap’tır.
Şeyh Sait isyandan önce doğu illerinde, hükümetin dinsizleştiğini, dini kaldırmak istediğini öne süren propagandalar yaymış ve bu illerde inkılap hareketlerine karşı bir tepki oluşturmaya çalışmıştı. Ayrıca, altında kendi imzası olan bildiriler dağıttırmış ve bazı aşiret liderlerine mektuplar göndererek onları yanına çekmeyi başarmıştı. Buraya kadar belirttiğimiz kısımdan anlaşılıyor ki Şeyh Sait’ in isyanı çıkartmakta ki temel nedeni inançsal öğelerden kaynaklanıyordu. Onun ana amacı hilafetin ve şeriatın ülkede tekrar uygulanmasını sağlamaktı. Fakat isyana katılan ve sürükleyen unsurlara baktığımızda bir Kürt bağımsızlık hareketinin de bu olay içerisinde kendine yer bulduğunu görmekteyiz. Buda bize gösteriyor ki isyan sadece doğuda ki bir kısım Nakşibendi şeyhleri ve onlara bağlı olan aşiretlerden tarafından çıkarılmamış, Kürt unsurlardan da destek görmüştür. Ayrıca isyanın çıktığı bölgenin kritik yeri de göz önünde bulundurulursa, Musul sorunu nedeniyle İngiltere ile Türk Devlet’ inin arasının bozuk olduğu bu ortamda, İngiltere’ nin de çıkarları doğrultusunda isyanı açıktan yapılmamak şartıyla desteklediği söylenebilir.
İşte bu şartlar altında hazırlığı daha önceden yapılmış olan isyan, 13 Şubat 1925’ de Genç ilinin Ergani ilçesine bağlı Eğin bucağının Piran köyünde haklarında daha önce tutuklama kararı çıkarılmış olan Şeyh Sait’ in adamlarından on ikisinin jandarmaya teslim olmayıp onlarla silahlı çatışmaya girmesiyle başlar.
Kısa bir süre içerisinde doğu bölgelerinde yayılmaya başlayan isyana dahil haber Anakara’ ya ancak iki, üç gün içerisinde yansımış olup, ilk bakışta basit bir eşkıyalık olayı gibi görülen isyanın gerçek ehemmiyeti sonradan anlaşılmıştı. İsyana ilk tedbir olarak İç İşleri Bakanlığı bir yönerge hazırlamış ve isyanın bastırılması için üçüncü ordu müfettişi Kazım Paşa görevlendirmişti.
Fakat daha sonra yaşanan gelişmeler ışığında isyanın gitgide genişlediği görülünce, Fethi bey hükümeti bazı önlemler alma yoluna gitti. Ordu seferber edilerek doğuya kaydırılacak ve mali kaynak sağlanacaktı. Ayrıca Hıyanet-i Vataniye Kanununun birinci maddesi, dinin siyasete alet edilmemesine yönelik bir madde ile değiştirilecekti. Kanunda ki bu madde değişikliği ilerde T.C.F’ nin kapatılmasına da kanuni neden olarak gösterilecekti. 25 Şubat günü ise Genç, Muş, Ergani, Elağziz, Dersim, Diyarbakır, Mardin, Siverek, Urfa, Siirt, Bitlis, Van, Hakkari ve Erzurum’ un Kiği ve Hınıs kazalarını kapsayacak, İdare- i Örfiye mecliste oy birliğiyle kabul edildi.
Her ne kadar hükümetin isyan karşısında aldığı tedbirleri muhalefette onaylıyor olsa da C.H.F içerisinde alınan tedbirlerin yeteri kadar sert olmadığına dahil bir hava vardı. Bu yüzden 2 Mart günü daha önce Mustafa Kemal’ in meclis içerisinde ki stratejik menfaatleri için başvekil olmasını sağladığı ılımlı yapıda ki Fethi Bey’ in hükümeti görevden alınıp, yerine tekrar muhalefet cephesinin hiç hoşlanmadığı İsmet İnönü hükümeti kurulur. Görülüyor ki Şeyh Sait isyanı İsmet İnönü hükümetinin kurulmasına iyi bir bahane olup, bu tarihten sonra mecliste T.C.F’ ye yönelik sert tutum artmaya başlayacaktı. İsmet İnönü hükümeti hemen göreve gelmesinin ardından 4 Mart 1925 tarihinde Takrir- i Sükun Kanununu ve biri Ankara’da diğeri isyan mıntıkası olmak üzere iki İstiklal Mahkeme’ sinin kurulmasını ön gören bir yasa tasarısını meclise sundu . Takrir – i Sükun Kanunu Maddeleri şöyleydi:
1-) İrtica ve isyanla memleketin içtimai nizamını, huzur ve sükunu, emniyet ve asayişini, ihlale bahis, bütün teşkilat, tahrikat, teşvikat, teşebbüsat ve neşriyat – ı hükümet, reisicumhurun tasdiki ile resen ve idareten men’ e mezundur.
2-) İşbu kanun tarih- i neşrinden itibaren iki sene müddetle mer' iyülicradır.
3-) İşbu kanunun tatbikine İcra vekilleri heyeti memurdur.
Muhalefet ise bu kanun tasarısının, basın özgürlüğünü, kişi hak ve özgürlüklerini çiğnediğini bu yüzdende hukuka aykırı olduğunu söyleyerek tasarının kabulüne karşı çıktı. Fakat tasarı 122 kabul oyuna karşı, 22 retle onaylandı. Zaten tasarının kanunlaşmasından 2 gün sonra 6 Martta, çoğu muhalefet yanlısı yayın organı olan Tevhid- i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak – Çekiç, Sebillüreşat gazete ve dergileri kapatıldı. 17 Nisanda ise Tanin gazetesi kapatılacaktı .
Bu arada Genç ilinde başlayıp, Elazığ hudutlarına kadar ulaşmış olan isyan Mart ayı ortalarında hükümetin aldığı askeri tedbirler sonucunda durdurulmuştu. Artık isyan kuvvetleri geri çekilmeye ve dağılmaya başlamışlardı. Nisan ayına girilirken hükümet kuvvetlerine yer yer teslim oluyorlardı. 15 Nisan 1925 günü ise Şeyh Sait ve diğer bazı isyan şeflerinin Varto yakınlarında ki Abdurrahman Paşa Köprüsü üzerinde hükümet kuvvetlerine teslim olmalarıyla isyan fiilen sona ermiş oluyordu . Fakat fiilen sona ermiş olan isyanın birde yargısal süreci vardı. Buda İstiklal Mahkemelerinin göreviydi. Şeyh Sait ve isyana karışmış olan diğer kişiler bu mahkemelerde yargılanacak ve büyük çoğunluğu idam edilecekti.
Ne var ki hükümet için hala çözülememiş bir sorun kalmıştı. Buda, ta ki kuruluşundan beri iktidar tarafından irtica yuvası olarak görülen ve her fırsatta sindirilmeye çalışılan T.C.F idi. Şeyh Sait isyanı değim yerindeyse T.C.F’ ye son darbeyi vurmak için aranılıp da bulunamayacak bir fırsattı.
E) T.C.F’ nin Kapatılması
Eyer hatırlayacak olursak Şeyh Sait isyanı neticesinde yaşanan bir çok gelişme üstü kapalı yada açık olarak T.C.F’ nin aleyhine olmuştu. Daha isyanın ilk günlerinde İdare- i Örfiye mecliste oy birliği ile kabul edilirken, 25 Şubatta Hıyanet – i Vataniye kanununun birinci maddesinde, dinin siyasete alet edilmesine yönelik bir madde değişikliği yapıldı ki, bu madde T.C.F’ nin kapatılmasını sağlayacak olan yasaydı. 2 Mart 1925’ de ise, Fethi Okyar’ ın başvekillikten ayrılıp, İnönü’ nün tekrar hükümetin başına gelmesi, iktidarın muhalefet fırkasını köşeye sıkıştırmaya başladığı dönemdir.
İsmet İnönü hükümeti daha göreve geldiği ikinci gün Takrir –i Sükun kanununun çıkmasını sağlayıp, 6 Martta bu kanuna dayanarak bir çok gazete ve dergiyi kapatacaktı. Sırada T.C.F’ nin olduğu artık iyice belli olmuştu. Ama bu olaya gelmeden önce yaşanan bir gelişme vardı ki, iktidarın Şeyh Sait isyanını nasılda T.C.F‘ yi kapatmak için bir bahane olarak kullandığını açıkça gösteriyordu. Fethi Bey hala başvekilken, İdare – i Örfiye’ nin kabul edildiği günlerde, Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Doktor Adnan gibi T.C.F’ nin ileri gelenleriyle bir görüşme yapmış ve onlara: T.C.F’ nin programında ki “Dini itikatlara hürmetkardır” maddesinin Şeyh Sait İsyanını Tahrik ettiğini, bu yüzdende fırkayı kendi elleriyle dağıtmaları istendiğini tebliğe memur edildiğini söylemişti. Fakat fırka liderleri bu isteği geri çevirmişti.
Bu gelişmelerden sonra T.C.F Urfa temsilcisi Fethi Bey’ in Şark İstiklal Mahkemelerin de, isyanı dolaylı yoldan kışkırtmak suçuyla yargılanması, bu yargılama esnasında fırkayı suçlayabilecek hiçbir kanıt bulunamamasına rağmen kendisi 5 yıl ağır hapse çarptırılıp, mahkemenin o bölgede ki bütün T.C.F şubelerini 25 mayıs 1925’ de kapatma kararı alması, partinin kapatılma sürecinde ki ilk fiili harekettir. Bu olaydan sonra her ne kadar T.C.F millet vekilleri kamuoyu önünde fırkalarını savunma yoluna gitmişlerse de, fırka programında ki “Dinsel düşünce ve inançlara saygı” ilkesinin bütün karşı devrimcilere bir çağrı niteliği taşıdığını düşünen hükümet yanlısı basının tepkisinden kurtulamadılar .
Daha sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde yine dini siyasete alet etmek nedeniyle görülen Salih Başo ve Kamil hakkında ki dava dolayısıyla, T.C.F’ nin İstanbul’da ki ve diğer bütün bölgelerdeki şubelerinin aranmasına karar verilmiştir ( 1925 Nisan ). Metin Toker bu iki ismin T.C.F mensubu olup, oldukça önemsiz kişiler olduğunu belirtiyor. Yapılan aramalar sonucu din propagandasıyla ilgili olduğu düşünülen bazı evrak ve belgeler ele geçirilerek Ankara İstiklal mahkemesine gönderildiler. Akara İstiklal Mahkemesi ise sanıkları suçlu buldu ve toplanan kanıtların ışığında, T.C.F’ nin programında ki “efkar ve itikat – ı diniye ye hürmetkar” olma ilkesinin, gericiliği kışkırtıldığına kanıt olduğunu göstererek, hükümetten gereğinin yapılmasını arz etti.
Sonuç olarak, daha önce belirtmiş olduğumuz Hıyanet – i Vataniye Kanununun birinci maddesinde yer alan “Dinin siyasete alet edilmesine” dayanarak, yapılan toplantı sonrası hükümet 5 haziran 1925’ de tüm T.C.F şubelerinin ve merkezinin kapatılmasına karar verdi. . Bu karar sonrasında, kapatılan T.C.F’ nin milletvekilleri ise bir süre daha mecliste görevlerine bağımsız olarak devam ettiler.
F) Sonuç
Rauf Orbay’ ın Halk Fırkası grup toplantısında Cumhuriyetle ilgili söylediği bir söz vardı. “ Dünyada nice Cumhuriyetler vardır ki yalnız isimleri Cumhuriyettir.” Ben bunu biraz açmak istiyorum.
Cumhuriyet rejimini uygulamada zor yapan en önemli şey, tek bir elde toplanamayacak kadar paylaşılabilir olmasıdır. Buda onun kendi doğasından kaynaklanır.Ne kadar eşit dağıtılabilirse o kadar verimli olur. Ama ne zamanki Cumhuriyet tek bir elde, tek bir düşüncede, toplanmaya başlar, ne zamanki sadece onlara hizmet eder hale gelir işte o zaman Cumhuriyet sadece lafta kalan bir idare biçimi olur. Bu yüzden ki bence, T.C.F liderleriyle Mustafa Kemal, dolayısıyla C.H.F ile aralarında ki uzlaşılmaz sorunun en önemli nedenlerinden biri budur. Hiç kuşkusuz ki bu iki gurup arasında kişisel nedenlerden kaynaklanan sorunlarda vardı. Ama bilhassa Mustafa Kemal’ in İstiklal Harbinden sonra meclisin üzerinde sivrilmesi ve ülke yönetimini zamanla kendi tekeline sokması, muhalefetin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Ne var ki muhalefetin Cumhuriyet rejimini kullanmakta ki farklı yaklaşımı, iktidar tarafından gericilik olarak yorumlanmış ve muhalefet partisi Şeyh Sait isyanının yarattığı bahaneler sonucunda kapatılmıştır.
Sonuç olarak Cumhuriyet rejiminin doğal bir sonucu olarak doğan T.C.F, rejimin uygulamada pekte başarılı olamamasından dolayı varlığını uzun süre koruyamamış ve modern demokrasiye geçişin ilk adımı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.