25-01-2008, 11:21 PM
On dokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru Amerika’nın güney illerinde, Afrika’dan gelen zencilerin kendi müziklerini Avrupa müziğinden öğrendikleriyle birleştirmeleri sonucunda ortaya çıkan caz müziği, Avrupa müziğinin yüzyıllar süren evrimine yarım yüzyıl gibi bir süre içinde, benzer evrelerden geçerek izlemiş ve kendine özgü, kendi kendine yeten bir sanat müziği olma kimliğini kazanmıştır. Hem Avrupa bestecilerini etkilemesi, hem de ilkel bir halk müziğinin sanat müziği haline gelmesi için önceliği olmayan ve dünyanın başka hiçbir yerinde, hiçbir çağda rastlanmamış bir olayı simgelemesi bakımından caz müziği inceleme alanımıza girer.
Caz, Amerikalı zencilerin dindışı müziğidir. Özellikle çalgı müziğidir. Ve bu bakımlardan zencilerin din müziği olan “spiritual”den ayrılır. Cazda zaman ölçüsü genel kural olarak dört zamanlıdır. Başka ölçüler (5/4, 3/4, vs.) kullanıldığında caz özelliğinin kaybolmaması için bu ölçülerin, dört zamanlı ölçünün ritm ve vurgu gereklerine göre yorumlanması gerekir. Dört zamanlı tempoda birinci ve üçüncü zamanların kuvvetli, ikinci ve dördüncü zamanların zayıf olduğu varsayımı cazda değerini kaybetmiştir. Cazda vurgular, zayıf zaman denen ikinci ve dördüncü zamanların zayıf olduğu varsayımını cazda kaybetmiştir. Cazda vurgular zayıf zaman denen ikinci ve dördüncü zamanlara vurulur. Zayıf zaman vurgulanmasına icracının verdiği yumuşaklık, esneklik, sözlük anlamı bakımından “sallanış, hareket, esneklik ve canlılık” gibi anlamlara gelen “swing” kelimesiyle anlatılır. Yoksa swing, bir türlü gürültülü ve hızlı tempolu caz müziği değildir.
Notanın cazdaki önemi, Avrupa’nın alışılmış müziğinde olduğu kadar büyük değildir. Çünkü cazcılar çoğunlukla, verilen temler üstüne, doğaçtan çalarlar. Bu bakıma caz, doğaçtan çalma (improvisation) sanatını müziğe yeniden kazandırmıştır. Müziği, önceden hazırlanmaksızın aynı zamanda hem bestelemek, hem de seslendirmek sanatı, müzik sanatının ana ilkelerindendir. Halk müziği de doğaçtan çalışa ve söyleyişe dayanır. Yazılı müzik eski Yunanda yaygınlıkla uygulanırdı. Fakat Hıristiyanlığın ilk yıllarında artık geçerlilikten düşmüş, unutulmuştu. Kilise müziği doğaçtan söyleyişe dayanırdı. Fakat zamanla, melodilerin saflığını korumak ve dinsel törenlerin tutarlılığını sağlamak amacıyla, notalama yöntemlerinin geliştirilmesi gerekti. Gene de kilise şarkıcıları doğaçtan söyleme isteklerinden vazgeçmediler. Gregor melodilerinin doğaçtan söyleyişlerle süslenmesi, değiştirilmesi, çok sesliye yol açtı. Bununla birlikte, müziğin evrimine çoğu kere engel olan kilise, şarkıcıların dinsel müziği özgürce söylemelerini istemedikleri için on altıncı yüzyıl ortalarında Trent Konseyi, doğaçtan söyleyişi yasak etmek zorunda kaldı. Bir yandan bestecilerde doğaçtan söyleyişi ya da çalışı engelliyorlar, müziklerinin icracılarca değiştirilmesini istemiyorlardı. On altıncı yüzyılın çok ses bestecileri, nitekim, öylesine karmaşık bir müzik yazdılar ki doğaçtan söyleyiş olanaksızlaştı. On yedinci yüzyılda bir yandan çalgı müziğinin, öte yandan da operanın gelişmesiyle çalgıcı ve şarkıcılara gene kendiliklerinden müzik yaratma koşulu ortaya çıkmış oldu. Opera şarkıcısı doğaçtan söylemeye yalnız erkin olmakla kalmazdı; müziğe kendinden bir çok şey katması beklenirdi de... Çalgı müziğinde de, özellikle klavsen çalgıcılığında, doğaçtan çalış müzik yaratıcılığının başlıca yolu olmuş çıkmıştı. Ne var ki gene besteciler doğaçtan seslendirmeye karşı durdular. Mozart çağından doğaçtan çalışa artık yalnız kadanslarda erkinlik verilmeye başlandı. Gene de Bach’ın, Haendel’in, Mozart’ın, Clementi’nin, Bethoven’ın on dokuzuncu yüz yılda da Mendelssohn’un, Liszt’in, Franck’ın doğaçtan çalış ustaları oldukları bilinir.
Cazda çalgıcıların doğaçtan çalışı, yakın yıllardaki deneysel çabalar dışında, seçilen temin ölçü sayısı ve akor dizileriyle sınırlanmıştır. Cazda doğaç ya tek olarak, öbür çalgıların kimi kere yazılı, kimi kere doğaçtan eşliğiyle ya da toplu olarak, kontrapunta durumunda yapılır. Fakat caz yalnız doğaçtan çalışa dayanmaz; yazılı müziğe de yer verir. Cazda müzik yazan kişiye, yersiz kullanılan bir terimle, “düzenleyici” (arranger) denir. Oysa caz düzenleyicisi doğrudan doğruya bestecidir. Düzenleyici diye başkasının yazdığı tümlenmiş bir müziği, bir ortamdan başkasına, diyelim ki piyanodan orkestraya aktaran kişiye denir. Oysa caz bestecisi çoğunlukla, kendi teminin ya da başkasının teminin üstüne çeşitlemeler yazan Avrupalı besteciyle aynı işi görmektedir. Cazda kullanılan tem kalıpları ya on iki ölçülü ve armonik yapısı belirli blues biçimine ya da halk şarkısı (popüler song) biçimine uyar. Bu sonuncular genellikle, sekizer ölçülük dört bölüme ayrılmış otuz iki ölçüden kurulmuştur. Bununla birlikte değişik bölünüşlerde halk şarkıları da vardır.
Armoni bakımından caz müziğe yeni bir şey getirmemiş, Avrupa’nın geleneksel armoni kurallarından yararlanmıştır. Melodi bakımından, Avrupa’nın majör ve minör modlarına başvurmakla birlikte bu gamların yedinci ve üçüncü derecelerinin (diyelim ki do majör gamında mi ve si notalarının) yarım nota pesleştirilmesiyle “blues” gamı ortaya çıkmıştır. Son yıllarda bir yandan majör ve minör dışındaki makamlara, öte yandan on iki nota dizisinin olanaklarına da başvurduğu olmuştur. Caza belirli özelliklerini veren, melodi-ritm ilintisinin cazda kazandığı görünüşlerdir. Temelde “tema ve çeşitlemeler” ana biçiminin kullanıldığı cazda “korus tümce” denen ve solu çalgıcının yalnız temanın armonik temeline ve ölçü sayısına dayanarak yep yeni melodik-ritmik kuruluşlar yarattığı ortam, Avrupa müziğinde tam karşılığı olamayan, bununla birlikte çeşitleme biçimine benzetilebilecek bir anlatım aradır. Ses nesnesi açısından da caz ile Avrupa müziği arasında ayrılıklar vardır. “viprato” (ses titretme), “glissando ve portamento” (küçük ya da büyük aralıklı kaydırmalar), “growl” tekniği (çalgı sesini gıcırdatmak) gibi tını ya da tümce biçimi özellikleri Avrupa müziğinde ya yoktur; ya da ayrı görünüşlerde vardır. Ancak son yıllarda, insan sesinin çalgılarla yansıtılması yoluyla ortaya çıkan seslendirme özellikleri, Avrupa müziğinin çalgı tekniğine yaklaşan bir seslendirme türünün etkisiyle, geçerlikten düşmüştür. Cazda kullanılan bütün çalgılar, Avrupa müziğinde de kullanılmaktadır. Fakat caz, gerek bu çalgılara verdiği öncelik, gerekse orkestra kuruluşu bakımından, Avrupa müziği çalgılamasından ayrılmaktadır. Cazda en çok üfleme çalgıları (kamışlı ve bakır çalgılar) kullanılır ama, bunlarında hepsi değil. Obua, korno, İngiliz kornosu cazda pek seyrek kullanılan çalgılar, trompet, alto, tenör ve baritom saksafonlar, klarinet, trombon, piyano, gitar (eskiden banco), kontrabas (eskiden tuba), davul ve vibrafondur. Yaylı çalgılara var arp’a pek seyrek başvurulur.
Sanat dünyası cazı, on altıncı yüzyılın sonlarına doğru başlayıp 1865 yılında sona eren tutsak tecimine borçludur. Batı Afrikalı zenciler Avrupalı tecimenlerce Güney ve Kuzey Amerika toprağına taşınmasalardı ve orada kölelik boyunduruğu altında yaşamasalardı bu gün caz denen müzik belki de varolmayacaktı. Köle teciminin doğurduğu toplum koşulları ve bunların zenci ruhuna olan etkisi caza-müziğin özü bakımından-ayırıcı özelliğini vermiştir. Caz, türlü müziklerin bir araya gelip karışmasıyla ortaya çıkmış bir müziktir: Afrika Halk Müziği, Amerika’daki zenci kölelerin iş şarkıları, tarla çağrıları ve “blues” ları, İngiliz din müziği, Fransız hafif müziği ve özellikle “quadrille” leri, gene Fransızların bando müziği, İspanyon Amerikası müziği... Bütün bunlar zencinin potasında eridi ve en bol, en etkileyici gereç, “blues”, ortaya çıkan müziğe ayırıcı çesnisini verdi.
Caz, köleliğin kalkmasından sonraki yıllarda yavaş yavaş biçimlenmeye başladı. Kölelik açısının yerini bu kere boyunduruktan kurtulmanın sevinci almıştı. Ne ki zenci gene yoksul bir kişiydi. Önceleri zenci müziğinin insan sesine dayanmasının nedeni, zencinin çalgı alacak parasının bulunmamasıydı. Sonraları, hele Amerika’nın iç savaşının arttığı bando çalgılarını ucuz ucuz eline geçirdiğinde zenci, “blues” larını bu kere doğaçtan, bu çalgılar üzerinde denemeye başladı. Kölelik yıllarında zenci doğru dürüst bir müzik eğitimi verilmemişti. Bununla birlikte, bir eğitim görseydi zenci, yarattığı müzik Avrupa geleneklerinin baskısında kalacak, yaratıcılığında en büyük etkiyi gösteren ırk özelliklerini bu geleneklerinin altında belki de ezilecekti.
Yeni müziğe beşiklik etme görevi, Birleşik Amerika’nın Güney topraklarının ve Misissippi Deltası’nın en büyük şehri olan yeni Orlean’na düştü. Olayların akımı rast getirip de zenci müziği tarlada, köyde kalmaya zorlansaydı, Amerikan zencilerinin müziği bugün “Hillbilly” müziğiyle, kovboy şarkılarıyla aynı önemde bir folklor müziği olarak kalmaktan ileri gidemeyecek, sanat kimliği kazanamayacaktı. Köy “blues” unun sanat olabilmek için uyması gereken ilk koşul, şehir “blues” u olmaya başlamasıydı.
Caz müziği, tarihinin ilk evresi olan ve on dokuzuncu yüzyıl sonunda 1917 yılına kadar giden bir süre içinde, yeni orlean’ın eylence bölgesi storyville’de gelişti. Yeni orlean cazının çalgılanmasını, hem de melodi ve armoni yanlarından düzenlenişini kesinliğe ulaştıran ilk müzik severlerden birinin trompetçi Buddy Bolden olduğu bilinir. Trompetin ana çizgiye, trombonun kaydırmalar ve noktalamalarla karşıt çizgiyi çalması, klarnetin ise süslemeler yapmasıyla ortaya çıkan kaba çok ses, bu türün ana özelliğindendir.
1917 yılında Washington’dan gelen bir buyrukla storyville kapatıldığında işsiz kalan çalgıcılar kuzeye göç etmeye başladılar. Böylece caz önce Amerika’ya, sonrada dünyaya yayılmanın yolunu tuttu. Bu ara Şikago’da, zencilerin müziğini duyan beyaz müzik severler onların uslubunu yansıtma çabasına giriştiler. 1917 yılının storyville’nin kapatılması yanında ikinci büyük olayı da, ilk caz plaklarının doldurulmuş olmasıydı. Bu plakları “original Dixieland Jass Band” adlı beyaz topluluk yaptı. Cazın dünyaya yayılmasıyla birlikte “caz çağı” adıyla anılan bir çağda başlamış oldu. 1920 yılları, çalışmaları caza yaklaştırmaya çalışılmış sanatçıların çağıdır. Edebiyatta T.S. Ellot, John Dos Passos, Sinclair Lewis, Jean Cocteau,Blaise Cendrars, Avrupa müziğinde Stravinski ve Fransız Altıları. Resimde picabia ve İtalyan ‘futurist’leri hep, cazla beslendiği, cazdan esinlendiği öne sürülen davranışların simgesi olarak gösterilirler. Caz üzerindeki türlü yanlış görüşler ve dayanaksız inançlar da kanatlarını o çağda bulur. Cazın, savaş sonrası dünyasının kargaşalığını yansıttığı, geleneklere karşı bir başkaldırmanın anlatımı olduğu gibisinden türlü görüşler ileri sürülmüştür.
Amerika’da 1929 yılında başlayan ve 1933 yılında başkan Roosvelt’in “New Deal” hazırlamasıyla giderilmeye başlayan ekonomik bunalım süreci, işsiz zencilerin para kazanmaları için çoğunlukların beğenisine boyun eğmek bunalım içindeki halkın sıkıntılarını hafif, tatlı bir müzikle gidermek isteğine uymak zorunluluğu yüzünden caza yeni öğeler getirmiştir. Ne var ki, dış etkileri cazın bünyesine sindirmeyi genel olarak içgüdü yoluyla çok iyi, becerebilen usta caz müzikseverleri, hafif müziğin en bayağı özelliklerine bile bir soyluluk kazandırmışlar ve bu etkiyi cazı zenginleştirmekte kullanmışlardır. Gene de tecimsel yola gitmenin caza kötü etkileri olduğu yadsınamaz. Yakın yıllara değin caz orkestralarının şarkıcı kullanmak zorunda olmaları, cazla etkilenmiş hafif müziği çok kişinin caz sanarak dinlemesi bu etkinin olumsuz yanlarıdır. Bununla birlikte, tecimselliğe yönelmenin olumlu bir sonucu da, halkın büyük dans orkestralarına gösterdiği ilginin, Count Basie, Duke Ellington, Jimmie Lunceford gibi müzikseverlerin çalışmalarıyla, cazda büyük orkestra yazısının ve çalıngalanmasının kesinleşmesi, klasikleşmesi olmuştur. Amerikalıların yanılarak kullandıkları bir terimle “Swing Çağı” diye adlandırdıkları klasik çağ, daha önceki çağlarda beliren eğilimlerin, bir dengeye, bir olgunluğa, bir arılığa vardığı çağdır. Fransız yazar Andrê Hodêir!in sınıflamasına uyarak caz tarihinin 1917 den önceki Yeni Orlean cazını “ilkel”, 1917 ile 1927 arası evreyi “eski”, 1927 ile 1935 arasını “klasik öncesi”, 1935-45 evresini “klasik” ve 1945 den sonra ise “modern” diye bölümlere ayırmak uygun düşer.
Caz müziği bir çok önemli yaratıcı yetiştirmiştir. Etkileri en büyük olanlar arasında Louist Armstrong, Roy Eldridge, Dizzy Gillespie, Miles Davis gibi trompetçileri, Coleman Hawkins, Lester Young, Çharlie Parker gibi saksafoncuları, Earl Hines, Fats Waller, Lennie Tristano gibi piyanistleri, Fletcher Henderson, Duke Ellington, Count Basie, Jimmie Lunceford, Eddie Sauter gibi besteci ve orkestra yönetmenlerini sayabiliriz.
Caz müziği, sesini dünyaya duyurmaya başladığı günlerden bu yana, Avrupa geleneğinde yazan bestecilerin de ilgisini çekmiş ve onların yaratış çalışmalarını etkilemiştir. Caz etkisinde yazılmış ilk senfonik yapıt diye Gershwin’in “Rhapsody in blue” su gösterilir. 1924 yılında bestelenen bu parça cazın ancak Broadwey operetleri ve halk melodileri yoluyla senfonik müziğe aktarılış sonucu olduğu için, aslına uygun bir caz anlayışının Avrupa müziğinin yer alması olarak görülemez. Üstelik cazın, Avrupa geleneğindeki ir yapıta olan etkisinin de ilk örneği değildir. Bir yıl önce 1923 te Fransız bestecisi Darius Milhaud’la Crêation du Monde (dünyanın yaradılışı) balesini bestelemiş, daha da önce Stravinski, 1918 de “Ragtime” adlı parçasını yazmıştı. Bunlardan başka Debussy’nin 1906-1908 yılları arasında yazdığı “Golliwog’s Cakewalk” ve “The Little Niggar” adlı parçaları da, caz ritmlerini etkileyen Cakewalk dansının ritmine uygun olarak bestelenmiş olmaları bakımından, doğrudan doğruya caz etkisinde yazılmış parçalar olarak görülemese bile, bütün ileri ve yeni akımlarla ilgilenen Debessy’nin, cazın bütün dünyada iyice sesini duyurduğu yıllara kalsaydı, gelişmiş durumuyla cazı, çağdaşlarına kıyasla herhalde daha büyük bir anlayış ve ustalıkla ele almış olacağını düşündürebilir.
Nitekim, başta Milhaud ve Ravel’inkiler olmak üzere, 1920 lerde bestelenen caz etkisindeki müzikler, bestecilerin cazı da yanlış kaynaklardan tanıdıklarını ya da gerektiği gibi incelemeden kullandıklarını göstermektedir. Copland’ın piyano için “caz konsertosu”, Honegger’in piyano konsertinosu, Carpenter’in “Gökdelenler”i karşınıza hep o kulaktan dolma caz anlayışını çıkarmaktadır. 1930 dan sonra Avrupalı bestecilerin caza olan ilgisi bir “moda” olarak “caz çağı” nın artık kapanmış olmasıyla, sönmüş gitmiştir. Bununla birlikte kimi besteci ara sıra cazla ilgilenmiştir. 1954 yılında İsviçreli besteci Rolf Liebermann’ın yazdığı “caz orkestrası ve senfoni orkestrası için Konserto” da daha sağlam bir caz anlayışına rastlıyoruz. Bundan başka, caz bestecilerinin de Avrupa müziğiyle git gide daha çok ilgilenmeleri ve öğrenimlerini Avrupa geleneklerine uygun olarak yapmaları, iki müzik arasındaki yakınlaşmayı hızlandırmış, fakat bu yakınlaşma kimi kere caz öğelerinden ve niteliklerinden vazgeçilmesi uğruna olmuştur. Avrupa müziğinin geleneklerine özellikle biçim bakımından uygun hem de cazın vazgeçilmez öğelerine –doğaçtan çalış, daha da önemli sürekli tempo – yer veren bir yapıt, Bill Smith’in klarnet konsertosudur.
Cazla Avrupa müziğini birleştirme çabaları, cazcıların klasik yolda, klasik eğitimden geçmiş bestecilerin de caz konusunda, bilgi ve görgü yetersizlikleri nedeniyle, ayrılıklar dışında, başarısızlığa uğramıştır. Cazla klasik müziğin koşut evrimleri bir kavşağa varamamıştır. 1960 larda Ornette Coleman’ın başlattığı “Free Jazz” (Özgür Caz) akımı, o yılların politik kaynaşmalarının, kurulu düzene karşı koyma eylemlerinin, özellikle zenci kimliğinin saptanması çabalarının müzik alanındaki başlıca simgelerinden biri olmuştur. Avrupa müziğindeki doğaçtan yaratış ve özgür biçim araştırmalarına koşut olarak gelişen Özgür Caz, 1970 lerde tavsamaya başlamış, git gide tümüyle yok olmuştur. Hem de cazda yazılı müzikle doğaçtan çalışı birleştirme bakımından yeni yollar arayan Bob Graettinger, George Russell, Teo Macero, Charles Mingus, Gil Evans gibi önemli yaratıcıların öncü girişimleri git gide izleyicilerden yoksul kalmış ve caz 1980 lerde, gene klasik müziğe koşut olarak, bir yandan kısır bir gelenekçiliğin, öte yandan tecimsel müziğin, pop müziğinin en bayağı kalıplarına imrenen bir çıkarcılığın tutsağı olmuştur. Bundan böyle ancak bir yeniden doğuş cazı bir çok ölü müzikten biri olarak kalmaktan kurtarabilir.
Caz, Amerikalı zencilerin dindışı müziğidir. Özellikle çalgı müziğidir. Ve bu bakımlardan zencilerin din müziği olan “spiritual”den ayrılır. Cazda zaman ölçüsü genel kural olarak dört zamanlıdır. Başka ölçüler (5/4, 3/4, vs.) kullanıldığında caz özelliğinin kaybolmaması için bu ölçülerin, dört zamanlı ölçünün ritm ve vurgu gereklerine göre yorumlanması gerekir. Dört zamanlı tempoda birinci ve üçüncü zamanların kuvvetli, ikinci ve dördüncü zamanların zayıf olduğu varsayımı cazda değerini kaybetmiştir. Cazda vurgular, zayıf zaman denen ikinci ve dördüncü zamanların zayıf olduğu varsayımını cazda kaybetmiştir. Cazda vurgular zayıf zaman denen ikinci ve dördüncü zamanlara vurulur. Zayıf zaman vurgulanmasına icracının verdiği yumuşaklık, esneklik, sözlük anlamı bakımından “sallanış, hareket, esneklik ve canlılık” gibi anlamlara gelen “swing” kelimesiyle anlatılır. Yoksa swing, bir türlü gürültülü ve hızlı tempolu caz müziği değildir.
Notanın cazdaki önemi, Avrupa’nın alışılmış müziğinde olduğu kadar büyük değildir. Çünkü cazcılar çoğunlukla, verilen temler üstüne, doğaçtan çalarlar. Bu bakıma caz, doğaçtan çalma (improvisation) sanatını müziğe yeniden kazandırmıştır. Müziği, önceden hazırlanmaksızın aynı zamanda hem bestelemek, hem de seslendirmek sanatı, müzik sanatının ana ilkelerindendir. Halk müziği de doğaçtan çalışa ve söyleyişe dayanır. Yazılı müzik eski Yunanda yaygınlıkla uygulanırdı. Fakat Hıristiyanlığın ilk yıllarında artık geçerlilikten düşmüş, unutulmuştu. Kilise müziği doğaçtan söyleyişe dayanırdı. Fakat zamanla, melodilerin saflığını korumak ve dinsel törenlerin tutarlılığını sağlamak amacıyla, notalama yöntemlerinin geliştirilmesi gerekti. Gene de kilise şarkıcıları doğaçtan söyleme isteklerinden vazgeçmediler. Gregor melodilerinin doğaçtan söyleyişlerle süslenmesi, değiştirilmesi, çok sesliye yol açtı. Bununla birlikte, müziğin evrimine çoğu kere engel olan kilise, şarkıcıların dinsel müziği özgürce söylemelerini istemedikleri için on altıncı yüzyıl ortalarında Trent Konseyi, doğaçtan söyleyişi yasak etmek zorunda kaldı. Bir yandan bestecilerde doğaçtan söyleyişi ya da çalışı engelliyorlar, müziklerinin icracılarca değiştirilmesini istemiyorlardı. On altıncı yüzyılın çok ses bestecileri, nitekim, öylesine karmaşık bir müzik yazdılar ki doğaçtan söyleyiş olanaksızlaştı. On yedinci yüzyılda bir yandan çalgı müziğinin, öte yandan da operanın gelişmesiyle çalgıcı ve şarkıcılara gene kendiliklerinden müzik yaratma koşulu ortaya çıkmış oldu. Opera şarkıcısı doğaçtan söylemeye yalnız erkin olmakla kalmazdı; müziğe kendinden bir çok şey katması beklenirdi de... Çalgı müziğinde de, özellikle klavsen çalgıcılığında, doğaçtan çalış müzik yaratıcılığının başlıca yolu olmuş çıkmıştı. Ne var ki gene besteciler doğaçtan seslendirmeye karşı durdular. Mozart çağından doğaçtan çalışa artık yalnız kadanslarda erkinlik verilmeye başlandı. Gene de Bach’ın, Haendel’in, Mozart’ın, Clementi’nin, Bethoven’ın on dokuzuncu yüz yılda da Mendelssohn’un, Liszt’in, Franck’ın doğaçtan çalış ustaları oldukları bilinir.
Cazda çalgıcıların doğaçtan çalışı, yakın yıllardaki deneysel çabalar dışında, seçilen temin ölçü sayısı ve akor dizileriyle sınırlanmıştır. Cazda doğaç ya tek olarak, öbür çalgıların kimi kere yazılı, kimi kere doğaçtan eşliğiyle ya da toplu olarak, kontrapunta durumunda yapılır. Fakat caz yalnız doğaçtan çalışa dayanmaz; yazılı müziğe de yer verir. Cazda müzik yazan kişiye, yersiz kullanılan bir terimle, “düzenleyici” (arranger) denir. Oysa caz düzenleyicisi doğrudan doğruya bestecidir. Düzenleyici diye başkasının yazdığı tümlenmiş bir müziği, bir ortamdan başkasına, diyelim ki piyanodan orkestraya aktaran kişiye denir. Oysa caz bestecisi çoğunlukla, kendi teminin ya da başkasının teminin üstüne çeşitlemeler yazan Avrupalı besteciyle aynı işi görmektedir. Cazda kullanılan tem kalıpları ya on iki ölçülü ve armonik yapısı belirli blues biçimine ya da halk şarkısı (popüler song) biçimine uyar. Bu sonuncular genellikle, sekizer ölçülük dört bölüme ayrılmış otuz iki ölçüden kurulmuştur. Bununla birlikte değişik bölünüşlerde halk şarkıları da vardır.
Armoni bakımından caz müziğe yeni bir şey getirmemiş, Avrupa’nın geleneksel armoni kurallarından yararlanmıştır. Melodi bakımından, Avrupa’nın majör ve minör modlarına başvurmakla birlikte bu gamların yedinci ve üçüncü derecelerinin (diyelim ki do majör gamında mi ve si notalarının) yarım nota pesleştirilmesiyle “blues” gamı ortaya çıkmıştır. Son yıllarda bir yandan majör ve minör dışındaki makamlara, öte yandan on iki nota dizisinin olanaklarına da başvurduğu olmuştur. Caza belirli özelliklerini veren, melodi-ritm ilintisinin cazda kazandığı görünüşlerdir. Temelde “tema ve çeşitlemeler” ana biçiminin kullanıldığı cazda “korus tümce” denen ve solu çalgıcının yalnız temanın armonik temeline ve ölçü sayısına dayanarak yep yeni melodik-ritmik kuruluşlar yarattığı ortam, Avrupa müziğinde tam karşılığı olamayan, bununla birlikte çeşitleme biçimine benzetilebilecek bir anlatım aradır. Ses nesnesi açısından da caz ile Avrupa müziği arasında ayrılıklar vardır. “viprato” (ses titretme), “glissando ve portamento” (küçük ya da büyük aralıklı kaydırmalar), “growl” tekniği (çalgı sesini gıcırdatmak) gibi tını ya da tümce biçimi özellikleri Avrupa müziğinde ya yoktur; ya da ayrı görünüşlerde vardır. Ancak son yıllarda, insan sesinin çalgılarla yansıtılması yoluyla ortaya çıkan seslendirme özellikleri, Avrupa müziğinin çalgı tekniğine yaklaşan bir seslendirme türünün etkisiyle, geçerlikten düşmüştür. Cazda kullanılan bütün çalgılar, Avrupa müziğinde de kullanılmaktadır. Fakat caz, gerek bu çalgılara verdiği öncelik, gerekse orkestra kuruluşu bakımından, Avrupa müziği çalgılamasından ayrılmaktadır. Cazda en çok üfleme çalgıları (kamışlı ve bakır çalgılar) kullanılır ama, bunlarında hepsi değil. Obua, korno, İngiliz kornosu cazda pek seyrek kullanılan çalgılar, trompet, alto, tenör ve baritom saksafonlar, klarinet, trombon, piyano, gitar (eskiden banco), kontrabas (eskiden tuba), davul ve vibrafondur. Yaylı çalgılara var arp’a pek seyrek başvurulur.
Sanat dünyası cazı, on altıncı yüzyılın sonlarına doğru başlayıp 1865 yılında sona eren tutsak tecimine borçludur. Batı Afrikalı zenciler Avrupalı tecimenlerce Güney ve Kuzey Amerika toprağına taşınmasalardı ve orada kölelik boyunduruğu altında yaşamasalardı bu gün caz denen müzik belki de varolmayacaktı. Köle teciminin doğurduğu toplum koşulları ve bunların zenci ruhuna olan etkisi caza-müziğin özü bakımından-ayırıcı özelliğini vermiştir. Caz, türlü müziklerin bir araya gelip karışmasıyla ortaya çıkmış bir müziktir: Afrika Halk Müziği, Amerika’daki zenci kölelerin iş şarkıları, tarla çağrıları ve “blues” ları, İngiliz din müziği, Fransız hafif müziği ve özellikle “quadrille” leri, gene Fransızların bando müziği, İspanyon Amerikası müziği... Bütün bunlar zencinin potasında eridi ve en bol, en etkileyici gereç, “blues”, ortaya çıkan müziğe ayırıcı çesnisini verdi.
Caz, köleliğin kalkmasından sonraki yıllarda yavaş yavaş biçimlenmeye başladı. Kölelik açısının yerini bu kere boyunduruktan kurtulmanın sevinci almıştı. Ne ki zenci gene yoksul bir kişiydi. Önceleri zenci müziğinin insan sesine dayanmasının nedeni, zencinin çalgı alacak parasının bulunmamasıydı. Sonraları, hele Amerika’nın iç savaşının arttığı bando çalgılarını ucuz ucuz eline geçirdiğinde zenci, “blues” larını bu kere doğaçtan, bu çalgılar üzerinde denemeye başladı. Kölelik yıllarında zenci doğru dürüst bir müzik eğitimi verilmemişti. Bununla birlikte, bir eğitim görseydi zenci, yarattığı müzik Avrupa geleneklerinin baskısında kalacak, yaratıcılığında en büyük etkiyi gösteren ırk özelliklerini bu geleneklerinin altında belki de ezilecekti.
Yeni müziğe beşiklik etme görevi, Birleşik Amerika’nın Güney topraklarının ve Misissippi Deltası’nın en büyük şehri olan yeni Orlean’na düştü. Olayların akımı rast getirip de zenci müziği tarlada, köyde kalmaya zorlansaydı, Amerikan zencilerinin müziği bugün “Hillbilly” müziğiyle, kovboy şarkılarıyla aynı önemde bir folklor müziği olarak kalmaktan ileri gidemeyecek, sanat kimliği kazanamayacaktı. Köy “blues” unun sanat olabilmek için uyması gereken ilk koşul, şehir “blues” u olmaya başlamasıydı.
Caz müziği, tarihinin ilk evresi olan ve on dokuzuncu yüzyıl sonunda 1917 yılına kadar giden bir süre içinde, yeni orlean’ın eylence bölgesi storyville’de gelişti. Yeni orlean cazının çalgılanmasını, hem de melodi ve armoni yanlarından düzenlenişini kesinliğe ulaştıran ilk müzik severlerden birinin trompetçi Buddy Bolden olduğu bilinir. Trompetin ana çizgiye, trombonun kaydırmalar ve noktalamalarla karşıt çizgiyi çalması, klarnetin ise süslemeler yapmasıyla ortaya çıkan kaba çok ses, bu türün ana özelliğindendir.
1917 yılında Washington’dan gelen bir buyrukla storyville kapatıldığında işsiz kalan çalgıcılar kuzeye göç etmeye başladılar. Böylece caz önce Amerika’ya, sonrada dünyaya yayılmanın yolunu tuttu. Bu ara Şikago’da, zencilerin müziğini duyan beyaz müzik severler onların uslubunu yansıtma çabasına giriştiler. 1917 yılının storyville’nin kapatılması yanında ikinci büyük olayı da, ilk caz plaklarının doldurulmuş olmasıydı. Bu plakları “original Dixieland Jass Band” adlı beyaz topluluk yaptı. Cazın dünyaya yayılmasıyla birlikte “caz çağı” adıyla anılan bir çağda başlamış oldu. 1920 yılları, çalışmaları caza yaklaştırmaya çalışılmış sanatçıların çağıdır. Edebiyatta T.S. Ellot, John Dos Passos, Sinclair Lewis, Jean Cocteau,Blaise Cendrars, Avrupa müziğinde Stravinski ve Fransız Altıları. Resimde picabia ve İtalyan ‘futurist’leri hep, cazla beslendiği, cazdan esinlendiği öne sürülen davranışların simgesi olarak gösterilirler. Caz üzerindeki türlü yanlış görüşler ve dayanaksız inançlar da kanatlarını o çağda bulur. Cazın, savaş sonrası dünyasının kargaşalığını yansıttığı, geleneklere karşı bir başkaldırmanın anlatımı olduğu gibisinden türlü görüşler ileri sürülmüştür.
Amerika’da 1929 yılında başlayan ve 1933 yılında başkan Roosvelt’in “New Deal” hazırlamasıyla giderilmeye başlayan ekonomik bunalım süreci, işsiz zencilerin para kazanmaları için çoğunlukların beğenisine boyun eğmek bunalım içindeki halkın sıkıntılarını hafif, tatlı bir müzikle gidermek isteğine uymak zorunluluğu yüzünden caza yeni öğeler getirmiştir. Ne var ki, dış etkileri cazın bünyesine sindirmeyi genel olarak içgüdü yoluyla çok iyi, becerebilen usta caz müzikseverleri, hafif müziğin en bayağı özelliklerine bile bir soyluluk kazandırmışlar ve bu etkiyi cazı zenginleştirmekte kullanmışlardır. Gene de tecimsel yola gitmenin caza kötü etkileri olduğu yadsınamaz. Yakın yıllara değin caz orkestralarının şarkıcı kullanmak zorunda olmaları, cazla etkilenmiş hafif müziği çok kişinin caz sanarak dinlemesi bu etkinin olumsuz yanlarıdır. Bununla birlikte, tecimselliğe yönelmenin olumlu bir sonucu da, halkın büyük dans orkestralarına gösterdiği ilginin, Count Basie, Duke Ellington, Jimmie Lunceford gibi müzikseverlerin çalışmalarıyla, cazda büyük orkestra yazısının ve çalıngalanmasının kesinleşmesi, klasikleşmesi olmuştur. Amerikalıların yanılarak kullandıkları bir terimle “Swing Çağı” diye adlandırdıkları klasik çağ, daha önceki çağlarda beliren eğilimlerin, bir dengeye, bir olgunluğa, bir arılığa vardığı çağdır. Fransız yazar Andrê Hodêir!in sınıflamasına uyarak caz tarihinin 1917 den önceki Yeni Orlean cazını “ilkel”, 1917 ile 1927 arası evreyi “eski”, 1927 ile 1935 arasını “klasik öncesi”, 1935-45 evresini “klasik” ve 1945 den sonra ise “modern” diye bölümlere ayırmak uygun düşer.
Caz müziği bir çok önemli yaratıcı yetiştirmiştir. Etkileri en büyük olanlar arasında Louist Armstrong, Roy Eldridge, Dizzy Gillespie, Miles Davis gibi trompetçileri, Coleman Hawkins, Lester Young, Çharlie Parker gibi saksafoncuları, Earl Hines, Fats Waller, Lennie Tristano gibi piyanistleri, Fletcher Henderson, Duke Ellington, Count Basie, Jimmie Lunceford, Eddie Sauter gibi besteci ve orkestra yönetmenlerini sayabiliriz.
Caz müziği, sesini dünyaya duyurmaya başladığı günlerden bu yana, Avrupa geleneğinde yazan bestecilerin de ilgisini çekmiş ve onların yaratış çalışmalarını etkilemiştir. Caz etkisinde yazılmış ilk senfonik yapıt diye Gershwin’in “Rhapsody in blue” su gösterilir. 1924 yılında bestelenen bu parça cazın ancak Broadwey operetleri ve halk melodileri yoluyla senfonik müziğe aktarılış sonucu olduğu için, aslına uygun bir caz anlayışının Avrupa müziğinin yer alması olarak görülemez. Üstelik cazın, Avrupa geleneğindeki ir yapıta olan etkisinin de ilk örneği değildir. Bir yıl önce 1923 te Fransız bestecisi Darius Milhaud’la Crêation du Monde (dünyanın yaradılışı) balesini bestelemiş, daha da önce Stravinski, 1918 de “Ragtime” adlı parçasını yazmıştı. Bunlardan başka Debussy’nin 1906-1908 yılları arasında yazdığı “Golliwog’s Cakewalk” ve “The Little Niggar” adlı parçaları da, caz ritmlerini etkileyen Cakewalk dansının ritmine uygun olarak bestelenmiş olmaları bakımından, doğrudan doğruya caz etkisinde yazılmış parçalar olarak görülemese bile, bütün ileri ve yeni akımlarla ilgilenen Debessy’nin, cazın bütün dünyada iyice sesini duyurduğu yıllara kalsaydı, gelişmiş durumuyla cazı, çağdaşlarına kıyasla herhalde daha büyük bir anlayış ve ustalıkla ele almış olacağını düşündürebilir.
Nitekim, başta Milhaud ve Ravel’inkiler olmak üzere, 1920 lerde bestelenen caz etkisindeki müzikler, bestecilerin cazı da yanlış kaynaklardan tanıdıklarını ya da gerektiği gibi incelemeden kullandıklarını göstermektedir. Copland’ın piyano için “caz konsertosu”, Honegger’in piyano konsertinosu, Carpenter’in “Gökdelenler”i karşınıza hep o kulaktan dolma caz anlayışını çıkarmaktadır. 1930 dan sonra Avrupalı bestecilerin caza olan ilgisi bir “moda” olarak “caz çağı” nın artık kapanmış olmasıyla, sönmüş gitmiştir. Bununla birlikte kimi besteci ara sıra cazla ilgilenmiştir. 1954 yılında İsviçreli besteci Rolf Liebermann’ın yazdığı “caz orkestrası ve senfoni orkestrası için Konserto” da daha sağlam bir caz anlayışına rastlıyoruz. Bundan başka, caz bestecilerinin de Avrupa müziğiyle git gide daha çok ilgilenmeleri ve öğrenimlerini Avrupa geleneklerine uygun olarak yapmaları, iki müzik arasındaki yakınlaşmayı hızlandırmış, fakat bu yakınlaşma kimi kere caz öğelerinden ve niteliklerinden vazgeçilmesi uğruna olmuştur. Avrupa müziğinin geleneklerine özellikle biçim bakımından uygun hem de cazın vazgeçilmez öğelerine –doğaçtan çalış, daha da önemli sürekli tempo – yer veren bir yapıt, Bill Smith’in klarnet konsertosudur.
Cazla Avrupa müziğini birleştirme çabaları, cazcıların klasik yolda, klasik eğitimden geçmiş bestecilerin de caz konusunda, bilgi ve görgü yetersizlikleri nedeniyle, ayrılıklar dışında, başarısızlığa uğramıştır. Cazla klasik müziğin koşut evrimleri bir kavşağa varamamıştır. 1960 larda Ornette Coleman’ın başlattığı “Free Jazz” (Özgür Caz) akımı, o yılların politik kaynaşmalarının, kurulu düzene karşı koyma eylemlerinin, özellikle zenci kimliğinin saptanması çabalarının müzik alanındaki başlıca simgelerinden biri olmuştur. Avrupa müziğindeki doğaçtan yaratış ve özgür biçim araştırmalarına koşut olarak gelişen Özgür Caz, 1970 lerde tavsamaya başlamış, git gide tümüyle yok olmuştur. Hem de cazda yazılı müzikle doğaçtan çalışı birleştirme bakımından yeni yollar arayan Bob Graettinger, George Russell, Teo Macero, Charles Mingus, Gil Evans gibi önemli yaratıcıların öncü girişimleri git gide izleyicilerden yoksul kalmış ve caz 1980 lerde, gene klasik müziğe koşut olarak, bir yandan kısır bir gelenekçiliğin, öte yandan tecimsel müziğin, pop müziğinin en bayağı kalıplarına imrenen bir çıkarcılığın tutsağı olmuştur. Bundan böyle ancak bir yeniden doğuş cazı bir çok ölü müzikten biri olarak kalmaktan kurtarabilir.