24-12-2007, 04:36 PM
Ortaçağ Avrupasının onbeşinci yüzyıl sonunda başlattığı "cadı avı", Yüzbinlerce şüpheli insanın engizisyon işkencesi ve yanan odun alevleri arasında hayatını kaybetmesiyle adeta bir katliam havası içinde sonuçlandı. Uzun bir süre insanlar, Bunca insanı panik halinde üstüne çeken "cadılar"ı cezalandırıp toplum dışına atmaktan, araştırıp incelemeye vakit bulamadılar.
Kimdi bu cadılar? Doğaüstü güçleri var mıydı? Protestanlığın kurucusu Luther, 1522'de bunlar hakkında şöyle diyordu: "Cadılar Şeytanın metresleridir. Hayvanları sütten keserler, fırtınalara sebep olurlar. Keçilere binip veya süpürgelerine sarılıp etrafta dolaşırlar. İnsanı sakat bırakır, beşiğinden bebekleri kaçırırlar. Canları isterse, önüne geleni inek veya öküze çevirirler. Efsunlarıyla masum halkı ahlaksızlığa sürüklerler." Luther'den önce, Reginald Scot'un İngiltere'de 1584'de basılan cadılar hakkındaki kitabında da şunları okuyoruz: "Eğer, köyün içinde ara sıra dolaşan çengel burunlu, sivri çeneli, gözleri çukura kaçmış, elindeki sopasına dayanarak birşeyler mırıldanan kambur bir ihtiyar görürseniz, korkun! Buruşuk suratlı, Sarsak yürüyüşlü bu yaratık, Hayvanlarınızı çarpmaya gelmiştir. İhtiyar cadının gözünü dikip baktığı, anlaşılmaz kelimeler fısıldadığı herkes önünden kaçmalıdır." O devirde, açık arazide ateş yakıp kazan kaynatan garip kıyafetli üç-beş ihtiyar kadını gören, korkusundan kaçacak yer arardı. Bu cadıların yaşadıkları evlere yaklaşılmaz, etrafta gezindikleri zaman mutlaka bir felaket olacağına inanılırdı. Kimi zaman iri bir kedi veya keçi şekline bürünüp gezindikleri söylenirdi.
Avrupa'da "Witch", "Hexe", "Sorciere" ismiyle anılan bu cadılar,"Witchcraft", "Hexerei", "Sorcellerie" denilen bir çeşit büyücülükle uğraşırlardı. Cadıların etrafta yarattığı korku, onların yeteneklerinin ve görünümlerinin abartılarak aktarılmasına neden olmuştu. "Gerçekten insanı kurbağa şekline soktukları olmuş mudur?" veya "Hepsi de kanca burunlu kambur birer ihtiyar kocakarı mıydı?", "Fırtınalara bunlar mı sebep oluyordu?" diye sorulduğunda, olumlu cevap vermek pek mümkün değildir. Ama, cadıların kendi aralarında belirli bir yöntem kullanarak pek çok insanın canını yaktığı da inkâr edilemez. Cadılar hakkında bilinen en önemli şey, "Sabbath" ayinleridir. Sabbath kelimesi, fanatik Hıristiyanlarca Yahudilerin "sebt günü"ne atfen kullanılmış ve dolayısıyla Yahudilerin aslında birer cadı ve büyücü oldukları ima edilmiştir. Aslında bu yakıştırmanın gerçekle bir ilgisi yoktur. "Sabbath ayini" gece yarısına doğru başlar ve gün ışımadan sona ererdi. Yer olarak dörtyol ağzı, koruluk, açık kırlar, bazen de terkedilmiş kiliseler seçilirdi. Haftanın hangi günü olursa olsun, Cumartesi dışında ayin yapmak mümkündü. Yeniay ve dolunayda yapılan ayinler önem taşırdı. Senenin iki günü büyük ayin için ayrılmıştı:
31 Aralık (Allhallows Eve) ve 30 Nisan (Walpurgisnacht). Mevsimlerin başlangıcı da ayrı olarak kutlanırdı: Kış 2 Şubatta, Bahar 23 Haziranda, Yaz 1 Ağustosta, Sonbahar 21 Aralıkta. Ayrıca, 3 Mayıs ve 1 Kasım günleri de önemli sayılırdı. Ayine katılacak cadı önce hazırlığını yapar, "uçmak için gerekli merhemi" vücuduna sıvardı. Bu merhemin hazırlanışı hakkında çeşitli iddialar vardır. Hemen her reçetede, "boğularak öldürülmüş bir bebeğin kazanda kaynatılmasıyla elde edilen yağlı sıvı"dan bahsedilmekte. Bazı itiraflardan alınan sonuca göre, önce bir yaşını doldurmamış bir insan yavrusunun topukları kesilerek kanı bir kapta toplanır, sonra da cesedi kazanda kaynatılırmış. Kanın içine yabani havuç, bıldırcın otu, beşparmak otu, köpek üzümü ve is karıştırılır, sonra bu karışım kazana atılarak yağın içinde eritilirmiş. Meydana gelen merhemi de çıplak vücutlarına derileri kızarıncaya kadar sıvarlarmış. Ayrıca, uçmak için gerekli diğer bir drog (ilaç) da "belladona"dır. Bütün bu otların içindeki toksik maddeler deri yoluyla kana karıştığında kalbin atışını, tansiyonu derhal etkileyerek "delirium" (cinnet) hali yaratmaktadır. "Baldıran otu"nun ilavesi ise, kişiyi paralize etmekte (hareketsiz bırakmakta) ve halüzinasyona (hayal görmeye) elverişli hale getirmektedir. Bu karışımı vücutlarına sıvadıktan sonra, cadılar aslında fizik olarak hiçbir yere uçmuyorlardı. Kana karışan drogların (ilaçların) tesiriyle kendilerinden geçerek kaskatı bir halde yatağa uzanıp kalırlardı. Fakat, işin ilginç tarafı, bu işlemi yapan her cadı kendine geldiğinde ya süpürgesine binip uçtuğunu, ya da Şeytanın armağanı olan bir keçiye, koça veya köpeğe binerek uçtuğunu, diğer cadılarla birlikte "Sabbath ayini"ne katıldığını söylemekteydi. Üstelik, birbirinden haberi olmaksızın ayine katılan her cadı, genellikle aynı şeyleri anlatmıştı. Bu durumda, cadıların ortak bir hayal âleminde belirli bir olayı yaşamış olması sonucu ortaya çıkmaktadır.
Öte yandan zaman zaman bazı çıplak insanların süpürgeler ve hayvanlar üzerinde uçarak belirli bir yere doğru gittiklerini ve bu manzaranın dolunayda tüyler ürpertici olduğunu anlatanlara da rastlanmaktaydı. Ayinin yapıldığı yerde toplanan cadılar, kimine göre 50-100 kişiden ibaretti, kimine göreyse binlerce. Ama her ayinde esas figür "Şeytan"dı. Yarı teke yarı insan görünümünde, normalin üstünde bir cüsseye sahip, ürkütücü görünümü olan bir yaratıktı bu. Tahtında oturur ve cadılar toplandıktan sonra ayini başlatırdı. Cadılar arası evlenmeler, bu işe yeni başlayanların Şeytan tarafından vaftizi, cadıların Şeytan için getirdikleri hediyelerin sunulması bu sırada yapılırdı. Evlenme, vaftiz ve anlaşmalar Şeytanın kırmızı kitabı içine yazılır, cadının kanı ile imzalanırdı. Daha sonra cadılar, bir hürmet ifadesi olarak sırayla şeytanın ardını öperlerdi. Bu olaylar esnasında sırt sırta oturmak, bacakları havaya dikip başı toprağa eğerek konuşmak, en çok uygulanan garipliklerdi.
Bu yola yeni giren cadı adayı, önce haçın üstüne basıp Hıristiyanlığı reddeder, ardından Şeytanın vaftiziyle cadılık ismini kazanırdı. Yapacağı anlaşmaya göre, Şeytana her hafta bir çocuk veya bir insan kurban edeceğine veya şu kadar insanı hasta edeceğine dair yemin ederdi. Bu anlaşma hükümleri kırmızı kitaba yazıldıktan sonra da, cadı adayı Şeytanın ardını öperek sadakatini göstermiş olurdu. Bu arada, Şeytan da ona önce sürüneceği merhemin reçetesini verir, daha sonra da büyücülük için gerekli şeyleri öğretirdi. Bu işlerden sonra ziyafet faslı gelirdi. Sofrada ekmek ve tuzdan başka her şey bulunurdu. Ama, genellikle parçalanmış çocukların etleri, kedi beyni, soğuk yağlar gibi iğrenç yemekler yenirdi. Bu arada devamlı şarap içilirdi. Ziyafet bitince dans başlardı. Birbirlerine sırtları dönük olarak daireler çizen cadılar, hep sola dönerek dans ederlerdi. Deliler gibi döndükten sonra, sıra cinsi münasebete gelirdi. Ana-oğul, baba-kız, cümbür cemaat birbirlerine karışırlardı. İnanışa göre, bu sırada Şeytan ve etrafındaki iblisler de cadılarla cinsel münasebette bulunurdu.
Engizisyon tarafından cadılardan alınan itiraflarda bu âlemler uzun uzadıya anlatılmaktadır. Fakat, işkence altında alınan bu ifadelerin sağlıklılık derecesi öteden beri tartışılır olmuştur. Cadıların ayinlerde elde ettikleri diğer bir şey de "Şeytanın mührü" denilen bir çeşit damgadır. Cadının vücudunun belirli bir yerine, Şeytanın mührünü kazıdığına inanılırdı. Aslında bu işaret bir et beni, yağ kisti veya deri pigmentinde oluşan bir renklenmeden ibarettir. Cadı avcıları uzun uzadıya bu işaretlerin nerelerde bulunabileceğini ve neye benzediğini anlatırlar. 17. yüzyılın sonunda, Amerika'nın Massachusetts eyaletindeki Salem kentinde bir grup genç kızın "obsesyon" (saplantı) belirtileri göstermesiyle, tarihin en ilginç davalarından birisi başlamış oldu. Aslında, gerçekten bu kızlar "obsesyon"a mı uğramıştı, yoksa birtakım cinsel ilişkilerin sonucunu örtbas etmek için mi bu yolu seçmişlerdi, bilinmiyor. Ama, bu kızların ifadesine göre, mahkeme kararıyla 31 kişi cadılık suçundan idam edilmiştir.
Bir diğer meşhur olay, Loudun rahibeleri tarafından yaratılmıştır: 17. yüzyılın Fransa'sında geçen bu olayda, rahibeler bazı papazlar tarafından kandırılarak Şeytanın ayinine götürüldüklerini ve orada iğfal edilerek "posesyon"a uğradıklarını (ruhlarına Şeytanın girdiğini) iddia etmişler ve sonunda da köyün başrahibi Urbain Grandier yakılarak öldürülmüştür. Olay son derece ilginç sahneler yarattığından, önce Aldoux Huxley tarafından "The Devils of Loudun" ismiyle roman haline getirilmiş, daha sonra da Ken Russell'ın "The Devils" adlı filmi ile sinemaya aktarılmıştır. Burada iki örneğini verdiğim olaylar dizisinde, dava konusu olan cadılık sanatında Şeytanla anlaşma, cinsel ilişki ve posesyon hali dikkate alınmakta, buna mukabil "ekzorsizm" (Şeytanın kovulması) ve işkence ile suçlulara yaklaşılmaktaydı. Şeytanla anlaşma, cadıların "Sabbath ayini"nde cinsel ilişkiyle sonuçlanan birtakım rezaletleri sonunda gerçekleşiyordu. "Posesyon" hali ise, bu ilişki ile Şeytanın cadının veya kurbanının içine yerleşmesi demekti.
Posede olmuş kişi şu belirtileri gösterirdi: Hastanın vücudunda anormal kıvranmalar ve bükülmeler olur, ağzından garip sıvılar kusar, sesi kalınlaşarak veya incelerek anlamsız sözler tekrarlar. Epilepsi veya histeriye benzer davranışları olur. Bu durumdaki kişi ancak belirli hallerde böyle davranır, sair zamanlarda ise normal bir insan gibi olmaktadır. "Demonyak posesyon"da vücudun bir iblis tarafından kullanıldığı ve bütün bu arazların o iblisin vücudu örseleyerek eğlenmesi olarak kabul edildiği durumlarda, kurtuluş yolu "ekzorsizm"di. Yani, vücuda giren bu iblisin dışarı atılması için yapılan bir çeşit "cin çıkarma ayini". Bu maksatla, Katolik Kilisesi'nde özel bir rahip sınıfı oluşmuş ve hâlâ bile tatbik edilen "rituale romanum" metodu uygulanmıştır. Seremonisi oldukça iğrenç sahnelerde dolu olan ekzorsizmin güncel bir örneğine, Peter Blatty'nin romanından uygulanan ve ülkemizde de gösterilen "Şeytan" filminde rastlayabiliriz. Ekzorsizm esnasında, iblis bazen bu işi yapan rahibin de vücuduna hâkim olabilir ve eğlencesine rahibin vücudunda devam edebilir. Loudun rahibi Urbain Grandier'nin başına gelen durum buna bir örnek sayılmaktadır.
İnanışa göre, rahibeleri ekzorsize ederken posesyona uğramış ve hepsini sıra ile yatağına almıştı. Sonunda da, bir başka tür kurtuluş yolu olan "engizisyon işkencesi" altında bütün kötülüklerden arındırılmış olduğu söylenir. Bu işkenceler, aklın alamayacağı biçimde eziyet ve sapıkça davranışlarla, kutsal kilisenin saygıdeğer rahipleri tarafından suçlu olduğu zannedilen kişilere tatbik ediliyordu. İnsan, engizisyonun yarattığı işkence aletlerini gördüğü ve mahkeme raporlarını okuduğu zaman, Nerdeyse engizisyon rahiplerinin posesyona uğramış olmasına daha fazla ihtimal veriyor. Zira, işkenceler sırasında bunları uygulayan kişilerin zevk almadığını söylemek zordur. Aksine, bilindiği gibi olmadık sebeplerden mahkemeye düşen hemen hemen herkesi günlerce, hatta haftalarca işkence odalarında yavaş yavaş ya öldürmüş ya da sakat bırakmışlardır.
Posesyon ve ekzorsizm vakaları tarihte önemli bir yer almakta. 15. - 17. yüzyıllarda bilhassa Avrupayı kasıp kavuran bu illet günümüzde de varlığını sürdürmekte, ama nadir vaka olarak kalmaktadır. Bugünün cadıları, artık eskisi gibi takibata uğramadan açıkça faaliyetlerini sürdürmekte ve belirli zamanlarda ayinlerini yapmaktadır. Ancak, kazanda çocuk kaynatmak, insanları büyülemek gibi davranışlar artık ortadan kalkmıştır. Birçoğu "Sabbath ayini"ni bile kendi aralarında bir ziyafet olarak kutlar. Fakat, yirminci yüzyıl Amerikasında polis kayıtlarına geçen bir çok faili meçhul ölüm vakası, kesilen başlar, çocuk cesetleri ile, bulundukları bölgeye yabancıları sokmadan kendi içlerine kapanık yaşayan garip kıyafetli, lanet suratlı insanların bulunduğu da bilinmekte. Bu yüzyılın başında, İngiltere'de "Witchcraft"ın (cadılığın) tabiat tanrılarına dönük en eski din olduğunu iddia eden Gerald Gardner ve ondan esinlenen Margaret Murray gibi akademik kariyeri olan kişilerin etkisiyle,cadılık sanatı değişik bir görünüm kazandı.
Başrahip ve başrahibenin yönettiği "witchcraft" ayinlerinde ana tabiat tanrıçasına, Aya ve "boynuzlu tanrı"ya yönelik birtakım sembolik ifadelerle dolu gösteriler vardır. Belirli sayıda kişi tarafından "koven"ler oluşturan cadılar, kendi aralarında cinsel ilişki ve ziyafetlere devam etmektedirler. Tabii ki, bu ayinlere ancak bunların yasalarca yasaklanmadığı ülkelerde rastlamak söz konusudur. İngiltere'de kendini cadıların kralı ilan eden Alex Sanders ve estetik bir vücuda sahip başrahibesi Maxine ile icra ettikleri cadı ayinleri, 1970'lerde televizyonda bile halka gösterilmişti. Ancak, Alex Sanders'in bu tür reklama yönelik çalışmaları diğer cadılar tarafından hiç de hoş karşılanmamaktadır. Amerika'da bu tür olayların merkezi haline gelen California eyaletinde, Los Angeles bölgesinin resmi cadısı Louise Huebner daha ziyade aşk büyüleri yapmakla meşgul iken, bir diğeri Sybil Leek bu konuda pratik reçeteler veren kitaplar yazmakta, TV ve radyo röportajlarına çıkmakta ve günlük gazetelerde makaleler yayınlamaktadır. Bir diğer meşhur cadı da Londra'daki ünlü Lady Madeline Montalban'dır. Montalban, posta kanalıyla nasıl cadı olunacağını öğretir, hisse senetleri borsasında yatırımlar yapar ve borsayı büyüleyerek paralar kazanır, muskalar ve iksirler satar ve en lüks yerlerde görünür her zaman. Amerika'da bu işin reklamını yapan bir başkası da,
San Francisco kentinde kurduğu "Şeytan'ın Kilisesi" ile ün kazanmış Anton La Vey ismindeki saçını kazıtıp keçi sakalı bırakmış bir tiptir. La Vey taraftarları bu dünyada Şeytanın hakimiyetine inanırlar ve şu yolu seçmişlerdir: "Güçlü olanlara ne mutlu, zira dünyaya hakim olan onlardır. Eğer birisi senin yanağına tokat atarsa, hemen yapıştır tokadını adamın suratına!" Film yıldızı Sharon Tate ve arkadaşlarını doğramış olan Charles Manson da bu tarikatin bir üyesiydi. Cadılar dünyası bugün teknolojiden uzak ama nimetlerine yakın olarak yaşama yolunu seçmiş, üstelik Batı kanunlarının tanıdığı serbestiyet sonucu adeta bir pagan dini biçiminde bütün Batı alemini sarmıştır. "Time" dergisine kapak konusu olacak kadar yaygınlaşan bu yeni akımın öncüleri, eski cadıların torunları olmakla övünürler. Ama, büyük büyükannelerinin küçük çocukların kanını içtiğini veya Şeytanla anlaşma yapıp ruhlarını ona sattıklarını katiyen kabul etmezler.
Kimdi bu cadılar? Doğaüstü güçleri var mıydı? Protestanlığın kurucusu Luther, 1522'de bunlar hakkında şöyle diyordu: "Cadılar Şeytanın metresleridir. Hayvanları sütten keserler, fırtınalara sebep olurlar. Keçilere binip veya süpürgelerine sarılıp etrafta dolaşırlar. İnsanı sakat bırakır, beşiğinden bebekleri kaçırırlar. Canları isterse, önüne geleni inek veya öküze çevirirler. Efsunlarıyla masum halkı ahlaksızlığa sürüklerler." Luther'den önce, Reginald Scot'un İngiltere'de 1584'de basılan cadılar hakkındaki kitabında da şunları okuyoruz: "Eğer, köyün içinde ara sıra dolaşan çengel burunlu, sivri çeneli, gözleri çukura kaçmış, elindeki sopasına dayanarak birşeyler mırıldanan kambur bir ihtiyar görürseniz, korkun! Buruşuk suratlı, Sarsak yürüyüşlü bu yaratık, Hayvanlarınızı çarpmaya gelmiştir. İhtiyar cadının gözünü dikip baktığı, anlaşılmaz kelimeler fısıldadığı herkes önünden kaçmalıdır." O devirde, açık arazide ateş yakıp kazan kaynatan garip kıyafetli üç-beş ihtiyar kadını gören, korkusundan kaçacak yer arardı. Bu cadıların yaşadıkları evlere yaklaşılmaz, etrafta gezindikleri zaman mutlaka bir felaket olacağına inanılırdı. Kimi zaman iri bir kedi veya keçi şekline bürünüp gezindikleri söylenirdi.
Avrupa'da "Witch", "Hexe", "Sorciere" ismiyle anılan bu cadılar,"Witchcraft", "Hexerei", "Sorcellerie" denilen bir çeşit büyücülükle uğraşırlardı. Cadıların etrafta yarattığı korku, onların yeteneklerinin ve görünümlerinin abartılarak aktarılmasına neden olmuştu. "Gerçekten insanı kurbağa şekline soktukları olmuş mudur?" veya "Hepsi de kanca burunlu kambur birer ihtiyar kocakarı mıydı?", "Fırtınalara bunlar mı sebep oluyordu?" diye sorulduğunda, olumlu cevap vermek pek mümkün değildir. Ama, cadıların kendi aralarında belirli bir yöntem kullanarak pek çok insanın canını yaktığı da inkâr edilemez. Cadılar hakkında bilinen en önemli şey, "Sabbath" ayinleridir. Sabbath kelimesi, fanatik Hıristiyanlarca Yahudilerin "sebt günü"ne atfen kullanılmış ve dolayısıyla Yahudilerin aslında birer cadı ve büyücü oldukları ima edilmiştir. Aslında bu yakıştırmanın gerçekle bir ilgisi yoktur. "Sabbath ayini" gece yarısına doğru başlar ve gün ışımadan sona ererdi. Yer olarak dörtyol ağzı, koruluk, açık kırlar, bazen de terkedilmiş kiliseler seçilirdi. Haftanın hangi günü olursa olsun, Cumartesi dışında ayin yapmak mümkündü. Yeniay ve dolunayda yapılan ayinler önem taşırdı. Senenin iki günü büyük ayin için ayrılmıştı:
31 Aralık (Allhallows Eve) ve 30 Nisan (Walpurgisnacht). Mevsimlerin başlangıcı da ayrı olarak kutlanırdı: Kış 2 Şubatta, Bahar 23 Haziranda, Yaz 1 Ağustosta, Sonbahar 21 Aralıkta. Ayrıca, 3 Mayıs ve 1 Kasım günleri de önemli sayılırdı. Ayine katılacak cadı önce hazırlığını yapar, "uçmak için gerekli merhemi" vücuduna sıvardı. Bu merhemin hazırlanışı hakkında çeşitli iddialar vardır. Hemen her reçetede, "boğularak öldürülmüş bir bebeğin kazanda kaynatılmasıyla elde edilen yağlı sıvı"dan bahsedilmekte. Bazı itiraflardan alınan sonuca göre, önce bir yaşını doldurmamış bir insan yavrusunun topukları kesilerek kanı bir kapta toplanır, sonra da cesedi kazanda kaynatılırmış. Kanın içine yabani havuç, bıldırcın otu, beşparmak otu, köpek üzümü ve is karıştırılır, sonra bu karışım kazana atılarak yağın içinde eritilirmiş. Meydana gelen merhemi de çıplak vücutlarına derileri kızarıncaya kadar sıvarlarmış. Ayrıca, uçmak için gerekli diğer bir drog (ilaç) da "belladona"dır. Bütün bu otların içindeki toksik maddeler deri yoluyla kana karıştığında kalbin atışını, tansiyonu derhal etkileyerek "delirium" (cinnet) hali yaratmaktadır. "Baldıran otu"nun ilavesi ise, kişiyi paralize etmekte (hareketsiz bırakmakta) ve halüzinasyona (hayal görmeye) elverişli hale getirmektedir. Bu karışımı vücutlarına sıvadıktan sonra, cadılar aslında fizik olarak hiçbir yere uçmuyorlardı. Kana karışan drogların (ilaçların) tesiriyle kendilerinden geçerek kaskatı bir halde yatağa uzanıp kalırlardı. Fakat, işin ilginç tarafı, bu işlemi yapan her cadı kendine geldiğinde ya süpürgesine binip uçtuğunu, ya da Şeytanın armağanı olan bir keçiye, koça veya köpeğe binerek uçtuğunu, diğer cadılarla birlikte "Sabbath ayini"ne katıldığını söylemekteydi. Üstelik, birbirinden haberi olmaksızın ayine katılan her cadı, genellikle aynı şeyleri anlatmıştı. Bu durumda, cadıların ortak bir hayal âleminde belirli bir olayı yaşamış olması sonucu ortaya çıkmaktadır.
Öte yandan zaman zaman bazı çıplak insanların süpürgeler ve hayvanlar üzerinde uçarak belirli bir yere doğru gittiklerini ve bu manzaranın dolunayda tüyler ürpertici olduğunu anlatanlara da rastlanmaktaydı. Ayinin yapıldığı yerde toplanan cadılar, kimine göre 50-100 kişiden ibaretti, kimine göreyse binlerce. Ama her ayinde esas figür "Şeytan"dı. Yarı teke yarı insan görünümünde, normalin üstünde bir cüsseye sahip, ürkütücü görünümü olan bir yaratıktı bu. Tahtında oturur ve cadılar toplandıktan sonra ayini başlatırdı. Cadılar arası evlenmeler, bu işe yeni başlayanların Şeytan tarafından vaftizi, cadıların Şeytan için getirdikleri hediyelerin sunulması bu sırada yapılırdı. Evlenme, vaftiz ve anlaşmalar Şeytanın kırmızı kitabı içine yazılır, cadının kanı ile imzalanırdı. Daha sonra cadılar, bir hürmet ifadesi olarak sırayla şeytanın ardını öperlerdi. Bu olaylar esnasında sırt sırta oturmak, bacakları havaya dikip başı toprağa eğerek konuşmak, en çok uygulanan garipliklerdi.
Bu yola yeni giren cadı adayı, önce haçın üstüne basıp Hıristiyanlığı reddeder, ardından Şeytanın vaftiziyle cadılık ismini kazanırdı. Yapacağı anlaşmaya göre, Şeytana her hafta bir çocuk veya bir insan kurban edeceğine veya şu kadar insanı hasta edeceğine dair yemin ederdi. Bu anlaşma hükümleri kırmızı kitaba yazıldıktan sonra da, cadı adayı Şeytanın ardını öperek sadakatini göstermiş olurdu. Bu arada, Şeytan da ona önce sürüneceği merhemin reçetesini verir, daha sonra da büyücülük için gerekli şeyleri öğretirdi. Bu işlerden sonra ziyafet faslı gelirdi. Sofrada ekmek ve tuzdan başka her şey bulunurdu. Ama, genellikle parçalanmış çocukların etleri, kedi beyni, soğuk yağlar gibi iğrenç yemekler yenirdi. Bu arada devamlı şarap içilirdi. Ziyafet bitince dans başlardı. Birbirlerine sırtları dönük olarak daireler çizen cadılar, hep sola dönerek dans ederlerdi. Deliler gibi döndükten sonra, sıra cinsi münasebete gelirdi. Ana-oğul, baba-kız, cümbür cemaat birbirlerine karışırlardı. İnanışa göre, bu sırada Şeytan ve etrafındaki iblisler de cadılarla cinsel münasebette bulunurdu.
Engizisyon tarafından cadılardan alınan itiraflarda bu âlemler uzun uzadıya anlatılmaktadır. Fakat, işkence altında alınan bu ifadelerin sağlıklılık derecesi öteden beri tartışılır olmuştur. Cadıların ayinlerde elde ettikleri diğer bir şey de "Şeytanın mührü" denilen bir çeşit damgadır. Cadının vücudunun belirli bir yerine, Şeytanın mührünü kazıdığına inanılırdı. Aslında bu işaret bir et beni, yağ kisti veya deri pigmentinde oluşan bir renklenmeden ibarettir. Cadı avcıları uzun uzadıya bu işaretlerin nerelerde bulunabileceğini ve neye benzediğini anlatırlar. 17. yüzyılın sonunda, Amerika'nın Massachusetts eyaletindeki Salem kentinde bir grup genç kızın "obsesyon" (saplantı) belirtileri göstermesiyle, tarihin en ilginç davalarından birisi başlamış oldu. Aslında, gerçekten bu kızlar "obsesyon"a mı uğramıştı, yoksa birtakım cinsel ilişkilerin sonucunu örtbas etmek için mi bu yolu seçmişlerdi, bilinmiyor. Ama, bu kızların ifadesine göre, mahkeme kararıyla 31 kişi cadılık suçundan idam edilmiştir.
Bir diğer meşhur olay, Loudun rahibeleri tarafından yaratılmıştır: 17. yüzyılın Fransa'sında geçen bu olayda, rahibeler bazı papazlar tarafından kandırılarak Şeytanın ayinine götürüldüklerini ve orada iğfal edilerek "posesyon"a uğradıklarını (ruhlarına Şeytanın girdiğini) iddia etmişler ve sonunda da köyün başrahibi Urbain Grandier yakılarak öldürülmüştür. Olay son derece ilginç sahneler yarattığından, önce Aldoux Huxley tarafından "The Devils of Loudun" ismiyle roman haline getirilmiş, daha sonra da Ken Russell'ın "The Devils" adlı filmi ile sinemaya aktarılmıştır. Burada iki örneğini verdiğim olaylar dizisinde, dava konusu olan cadılık sanatında Şeytanla anlaşma, cinsel ilişki ve posesyon hali dikkate alınmakta, buna mukabil "ekzorsizm" (Şeytanın kovulması) ve işkence ile suçlulara yaklaşılmaktaydı. Şeytanla anlaşma, cadıların "Sabbath ayini"nde cinsel ilişkiyle sonuçlanan birtakım rezaletleri sonunda gerçekleşiyordu. "Posesyon" hali ise, bu ilişki ile Şeytanın cadının veya kurbanının içine yerleşmesi demekti.
Posede olmuş kişi şu belirtileri gösterirdi: Hastanın vücudunda anormal kıvranmalar ve bükülmeler olur, ağzından garip sıvılar kusar, sesi kalınlaşarak veya incelerek anlamsız sözler tekrarlar. Epilepsi veya histeriye benzer davranışları olur. Bu durumdaki kişi ancak belirli hallerde böyle davranır, sair zamanlarda ise normal bir insan gibi olmaktadır. "Demonyak posesyon"da vücudun bir iblis tarafından kullanıldığı ve bütün bu arazların o iblisin vücudu örseleyerek eğlenmesi olarak kabul edildiği durumlarda, kurtuluş yolu "ekzorsizm"di. Yani, vücuda giren bu iblisin dışarı atılması için yapılan bir çeşit "cin çıkarma ayini". Bu maksatla, Katolik Kilisesi'nde özel bir rahip sınıfı oluşmuş ve hâlâ bile tatbik edilen "rituale romanum" metodu uygulanmıştır. Seremonisi oldukça iğrenç sahnelerde dolu olan ekzorsizmin güncel bir örneğine, Peter Blatty'nin romanından uygulanan ve ülkemizde de gösterilen "Şeytan" filminde rastlayabiliriz. Ekzorsizm esnasında, iblis bazen bu işi yapan rahibin de vücuduna hâkim olabilir ve eğlencesine rahibin vücudunda devam edebilir. Loudun rahibi Urbain Grandier'nin başına gelen durum buna bir örnek sayılmaktadır.
İnanışa göre, rahibeleri ekzorsize ederken posesyona uğramış ve hepsini sıra ile yatağına almıştı. Sonunda da, bir başka tür kurtuluş yolu olan "engizisyon işkencesi" altında bütün kötülüklerden arındırılmış olduğu söylenir. Bu işkenceler, aklın alamayacağı biçimde eziyet ve sapıkça davranışlarla, kutsal kilisenin saygıdeğer rahipleri tarafından suçlu olduğu zannedilen kişilere tatbik ediliyordu. İnsan, engizisyonun yarattığı işkence aletlerini gördüğü ve mahkeme raporlarını okuduğu zaman, Nerdeyse engizisyon rahiplerinin posesyona uğramış olmasına daha fazla ihtimal veriyor. Zira, işkenceler sırasında bunları uygulayan kişilerin zevk almadığını söylemek zordur. Aksine, bilindiği gibi olmadık sebeplerden mahkemeye düşen hemen hemen herkesi günlerce, hatta haftalarca işkence odalarında yavaş yavaş ya öldürmüş ya da sakat bırakmışlardır.
Posesyon ve ekzorsizm vakaları tarihte önemli bir yer almakta. 15. - 17. yüzyıllarda bilhassa Avrupayı kasıp kavuran bu illet günümüzde de varlığını sürdürmekte, ama nadir vaka olarak kalmaktadır. Bugünün cadıları, artık eskisi gibi takibata uğramadan açıkça faaliyetlerini sürdürmekte ve belirli zamanlarda ayinlerini yapmaktadır. Ancak, kazanda çocuk kaynatmak, insanları büyülemek gibi davranışlar artık ortadan kalkmıştır. Birçoğu "Sabbath ayini"ni bile kendi aralarında bir ziyafet olarak kutlar. Fakat, yirminci yüzyıl Amerikasında polis kayıtlarına geçen bir çok faili meçhul ölüm vakası, kesilen başlar, çocuk cesetleri ile, bulundukları bölgeye yabancıları sokmadan kendi içlerine kapanık yaşayan garip kıyafetli, lanet suratlı insanların bulunduğu da bilinmekte. Bu yüzyılın başında, İngiltere'de "Witchcraft"ın (cadılığın) tabiat tanrılarına dönük en eski din olduğunu iddia eden Gerald Gardner ve ondan esinlenen Margaret Murray gibi akademik kariyeri olan kişilerin etkisiyle,cadılık sanatı değişik bir görünüm kazandı.
Başrahip ve başrahibenin yönettiği "witchcraft" ayinlerinde ana tabiat tanrıçasına, Aya ve "boynuzlu tanrı"ya yönelik birtakım sembolik ifadelerle dolu gösteriler vardır. Belirli sayıda kişi tarafından "koven"ler oluşturan cadılar, kendi aralarında cinsel ilişki ve ziyafetlere devam etmektedirler. Tabii ki, bu ayinlere ancak bunların yasalarca yasaklanmadığı ülkelerde rastlamak söz konusudur. İngiltere'de kendini cadıların kralı ilan eden Alex Sanders ve estetik bir vücuda sahip başrahibesi Maxine ile icra ettikleri cadı ayinleri, 1970'lerde televizyonda bile halka gösterilmişti. Ancak, Alex Sanders'in bu tür reklama yönelik çalışmaları diğer cadılar tarafından hiç de hoş karşılanmamaktadır. Amerika'da bu tür olayların merkezi haline gelen California eyaletinde, Los Angeles bölgesinin resmi cadısı Louise Huebner daha ziyade aşk büyüleri yapmakla meşgul iken, bir diğeri Sybil Leek bu konuda pratik reçeteler veren kitaplar yazmakta, TV ve radyo röportajlarına çıkmakta ve günlük gazetelerde makaleler yayınlamaktadır. Bir diğer meşhur cadı da Londra'daki ünlü Lady Madeline Montalban'dır. Montalban, posta kanalıyla nasıl cadı olunacağını öğretir, hisse senetleri borsasında yatırımlar yapar ve borsayı büyüleyerek paralar kazanır, muskalar ve iksirler satar ve en lüks yerlerde görünür her zaman. Amerika'da bu işin reklamını yapan bir başkası da,
San Francisco kentinde kurduğu "Şeytan'ın Kilisesi" ile ün kazanmış Anton La Vey ismindeki saçını kazıtıp keçi sakalı bırakmış bir tiptir. La Vey taraftarları bu dünyada Şeytanın hakimiyetine inanırlar ve şu yolu seçmişlerdir: "Güçlü olanlara ne mutlu, zira dünyaya hakim olan onlardır. Eğer birisi senin yanağına tokat atarsa, hemen yapıştır tokadını adamın suratına!" Film yıldızı Sharon Tate ve arkadaşlarını doğramış olan Charles Manson da bu tarikatin bir üyesiydi. Cadılar dünyası bugün teknolojiden uzak ama nimetlerine yakın olarak yaşama yolunu seçmiş, üstelik Batı kanunlarının tanıdığı serbestiyet sonucu adeta bir pagan dini biçiminde bütün Batı alemini sarmıştır. "Time" dergisine kapak konusu olacak kadar yaygınlaşan bu yeni akımın öncüleri, eski cadıların torunları olmakla övünürler. Ama, büyük büyükannelerinin küçük çocukların kanını içtiğini veya Şeytanla anlaşma yapıp ruhlarını ona sattıklarını katiyen kabul etmezler.